5 Kasım 2010 Cuma

38-Kavuşma

Gökçen kıyafetlerini geceden hazırlamıştı, her özel günde olduğu gibi. Kamburunu çıkarmak yerine dik yürümesi çok önemliydi bugün. Bol paça bir pantolon, üzerine uzun, dökümlü bir kazak giydi. Paltosunu arabada bırakır da, çantasını çapraz asarsa, gayet zarif görünürdü. Belki de paltosunu koluna alıp çantayı da öbür omzundan sarkıtmalıydı.
Paltosunu dolaptan çıkarıp, çantasının yanına dertop etti ve yüksek, Gökçen’in standartlarına göre gerçekten yüksek topuklu botlarına şeytanca bir gülümseme ile baktı. “Bugün sizinle çok güzel bir yere gidiyoruz” diyesi vardı botlarına. Eğilip giydi, zorlukla doğruldu, üstünü başını düzeltip paltosunu bir koluna, çantasını öbür omzuna aldı. Dönüp aynada kendine şöyle bir baktı. Ert’e şefkatle veya hasretle bile gülümsese bu topuklarla ondan beş santim uzun, onunla dalga geçer gibi bir hali vardı! Artık hiçbir senaryoyu ezberlemesine gerek yoktu, botlar oynayacak, o Ert’i izleyecekti. “Aferin size” dedi botlarına, kendini tutamayıp. O sırada kapı çaldı, arkadaşları gelmiş, telefonunu çaldırmak yerine kata kadar çıkmıştı birisi anlaşılan. Hiç heyecanlı değilmiş gibi kapıyı açtı. Birkaç saniye dondu kaldı… karşısındaki Ertuğrul’du! Kolundaki paltoyu dertop etti, çantası ile dolabın üzerine emaneten koydu. Topukların üzerine tek ayakla durma pahasına, botlarını çıkardı ve her gün giydiği düz ayakkabılarını geçirdi ayağına hızlıca. Çantayı paltoyu bir koluna alıp, telaşla çıktı evden, kapıyı kapattı… Ertuğrul’la karşı karşıya, bir iki saniye bakıştılar, gülümsemesini zor tuttu Gökçen, sarıldı ona.
“Hoş geldin!”
“Hoş bulduk!”
Asansöre binip, aşağıda arabayla bekleyen arkadaşlarına katıldılar.

14 Ekim 2010 Perşembe

37-Memlekete Dönüş

Ertuğrul, Türkiye’den Amerika’ya son dönüşünden aylar sonra, Cuma akşamı ekibine memlekete kesin dönüşünü müjdeleyen bir mektup göndermişti. Kendisine özel bir mesaj yerine, herkesle beraber bu haberi öğrendiğine de bozulmuştu Gökçen. Vefakâr arkadaş grubu ise, Ertuğrul’a ısrarla geleceği tarihi soruyor, onu karşılamak için büyük bir şeyler hazırlamaya çalışıyordu. Gökçen de katılacaktı elbette bu karşılama komitesine. Herkesin önünde ona nasıl davranacağını şimdiden düşünmeye başlamıştı. Hikâye yazmaktan ne farkı vardı gelecekte bir an için bu kadar çok hayal kurmanın! Çeşit çeşit senaryo dönüyordu kafasına.
Ertuğrul kasım başında gelecekmiş. İstanbul’a inecekmiş, orada bir gece kalıp Ankara’ya gelecekmiş. Onu İstanbul’da karşılamalarını kesinlikle istemiyormuş, eski günlerdeki gibi, Ankara’da arkadaşlarına kavuşmayı tercih ediyormuş. Kasım’ın 5’i, sabah 11:00, Ert uçakla Ankara’ya gelecek.

7 Ekim 2010 Perşembe

36-Sevda Yüzünden Delirmek

Gökçen’in Hüseyin’i özlediği yoktu. Ert’e kızgındı o. Dalıp dalıp geçmişini değerlendiriyordu. Ne delilikti yaptığı, yeni bir erkek için sözlüsünü terk etmek! Sözlüsü müydü Hüseyin? Öyle sayılmaz mı? Kaç kere konuşmuşlardı evlilik üzerine. Hep uzak bir geleceğin planları, hatta sadece hayalleriydi ama düşünüyorlardı ya evlenmeyi, bir söz vardı işte aralarında. Allah Ertuğrul’dan razı olsun, yanlış bir evlilikten çevirmişti Gökçen’i. Bunu da düşünüyor, hakkını veriyordu Ertuğrul’un ama kimin için kurtarmıştı, bunu bilmiyordu. Ertuğrul için değil; hayatının erkeğinin Ertuğrul olamayacağına inandırıyordu kendini Gökçen. Hiç aramıyordu Ertuğrul onu!
Hüseyin’e göre kat kat dindar bir insan olduğu için Ertuğrul’la çok yakınlaşmamışlardı. Gene de elini tutup, her fırsatta sıkı sıkı sarılmıyor muydu ona. Kendisinden yararlanmak mı istiyordu yoksa? Gökçen’i sınamak için bile yapıyor olabilirdi bunu! Evli olmadığı bir erkeğe kendini ne kadar bırakacağını görmek için! Böyle günahına girer miydi?
İnancına yeterince saygısı olmayan bir erkeği bırakmış, yobazlığına onu kurban edecek bir erkeğe mi tutulmuştu? O acayip adamların arasında bu kadar cahilleşmiş olabilir miydi Ertuğrul?
Gökçen böyle bir adamla ömrünü geçirmeyi istiyor muydu? Her şeyden öte, kendini hiç arayıp sormayan, belki biraz cimri belki biraz çıkarcı bir adamla hayat arkadaşlığı yapmak ne kadar doğruydu?
Gökçen gene kendini çıldırma denizine sürüklüyor, sahilde bir gemi, Amerika’dan gelecek bir gemi bekliyordu. Gemi gelmeden atmayacaktı kendini denize. Gemi yanaşırken olabilir, gemi demir attıktan sonra olabilir… Gemideki o yırtıcı kuş görsün Gökçen’in onun yüzünden nasıl da delirdiğini ve hayata nasıl da bilenmiş olarak devam edeceğini. Sabırla bekliyor, Ertuğrul’a yazdığı mektuplarda hiç sitem etmiyor, içinden gelmediği sürece fazla sevgi sözcüğü de harcamıyordu. Sakinmiş gibi davranıyordu. Sabırlıymış gibi davranıyordu. Kötü planlar kurmaya çalışıyor, bekliyordu, gelsin artık şu gemi.

26 Eylül 2010 Pazar

35-Tekerrür

Zamanı geldi, Ertuğrul Amerika’ya döndü. Gökçen mektup yazdı mı, mutlaka cevap yazıyordu fakat uzun mektupların cevabı gecikiyordu. Saat farkından dolayı hiç telefonlaşmadılar, sesli veya görüntülü görüşme yapmadılar. Yapabilirlerdi, yapmadılar. Gökçen gene öfke dolmaya başlıyordu. Yanındayken her şey güzel, ayrı kaldığı anda siliyor muydu bu adam onu? Oturup yazsa kavuşmalarını, gene de etkili bir son bulamıyor, konduramıyordu hikâyesine. Ertuğrul’un sözünü dinlemek için değil, gerçekten yazmadan yaşamayı denemek için tutuyordu kendini, yazmıyordu… yazmıyordu… sonra zaman zaman mısralar patlak veriyordu. Duyguları abartan, yaşananları çok güzel gizleyen mısralar.
Hâlbuki o sırada Ertuğrul, Amerika’yla bağlarını koparmaya çalışıyordu. Gökçen’i ne kadar özlediğini fark etmemek umuduyla onunla seyrek yazışıyor, hiç aramıyor, uzun mektupları okumaya da kolay kolay vakit bulamıyordu. Ertuğrul öyle bir romantizm rüzgârına kapılmıştı ki, her şeyi bırakıp bir an önce Gökçen’in yanına koşacağı günü iple çekiyor, dışarıdan bakınca pek fevri, pek çılgın görünen kararları uygulamaya koyuyordu. Gökçen’i, sabırsız Gökçen’i çileden çıkardığını bilmiyordu ki…

15 Eylül 2010 Çarşamba

34-Yazma

“Yazdıklarım çıkıyor!”
“Ne demek istiyorsun canım?”
“Seneler önce yazdığım hikâyeler gerçekleşti mesela.”
Ertuğrul hem şüpheli şüpheli gülmeye başladı hem de merak etti,
“Ne güzel işte canım..? O zaman hep güzel sonlar yaz.”
“Olmuyor işte. Gerçekçi yazmalıyım, pembe bulutlar arasında hayalperest sonlar yazamam ve… bu hikayeyi bitirmeye korkuyorum.”
“Kötü bitecek gibi mi hissediyorsun?”
“Hiç bilmiyorum nasıl biteceğini ama kötü bir sona gittiğini fark edip de yazmayı bırakırsam çok geç olabilir!”
Ertuğrul dayanamayıp kahkahalarla gülmeye başladı,
“Canım benim, kusura bakma ama iyice kâhin gibi hissetmeye başladın galiba kendini!”
Gökçen de güldü mahcup,
“Galiba saçmalamaya başladım.”
Ertuğrul Gökçen’in yanağını okşamaya başladı,
“Yok canım yok, ne saçmalaması. Biraz abartmış olabilirsin deneyimlerini. Çok gerçekçi yazdığın için ileride benzer olaylar gerçekleşmiş olabilir.”
Gökçen derin derin düşünmeye başladı. Hikayeyi bitirse, hayat yazdıklarını takip etsin diye ufak oyunlar oynar mıydı Gökçen? Oynardı! Hikaye şimdilik güzel bitecek gibiydi, ilerledikçe farklı gelişirse? Hikaye güzel bitse bile, ilişkilerinde bir pürüz olduğu takdirde, sırf yazılanları takip etmek için Gökçen, yarı hastalıklı, sarılır mıydı ilişkiye? Sarılırdı! Buydu işte Gökçen, hayalperest, takıntılı… korkak, aceleci…
Ertuğrul şefkatle öptü Gökçen’i okşamadığı yanağından, kucakladı onu,
“Yazma canım. Yazma bu hikâyeyi, biz yaşayalım ve görelim. Belki ileride, yaşadıklarımızı eğip büküp yazarsın gene.”

29 Ağustos 2010 Pazar

33-Kâhin

Kendine rol model seçtiği dayısının bir devlet görevlisi olduğunu bilmeden, onu, âşık olduğu erkekle harmanlayıp bir ajan yaratmıştı Gökçen. Ece, dayısının kızı, hikâyedeki karakterin kızı, Ertuğrul’la arasındaki masum bağ olacaktı. Gün gelip de Ertuğrul’un gerçekten Ece’den yardım isteyebileceğini düşünmeden, sadece hayalperest bir ilhamla yazmıştı bunları. Cemaattense, devlet için gizice görevlendirmeyi tercih etmişti. Amerika dese pek mesaj içerikli olacaktı, Avustralya’ya göndermişti karakterini. Konu ya nükleer enerji olacaktı ya da uzay araştırmaları. Ertuğrul Türkiye’deyken yaşadıkları pek çok şeye ufak evrimler geçirtip yazmıştı hikâyesine. Karakterlere hep en son isim verirdi. O yüzden hikâye ‘adam’, ‘kadın’, ‘kız’ arasında geçiyor, yan karakterler ‘arkadaşı’, ‘eski koca’ gibi tanımlanıyor, bilgisayar ekranında tam bir karalama gibi görünüyordu!
Ertuğrul bir süre kararsız kaldı bu hikâye üzerine konuşup konuşmamakla ilgili. Kalan günleri saydı; dört. İçi içini yer bitirirdi, adamın gerçekten kendisi olup olmadığını sormasa.
“Gökçen, ben dün senin hikâyelerini karıştırdım.”
Gökçen hiç bozulmamış gibi yaptı, o yarım yamalak hikâye olmasa zaten hiç önemli değildi, ama endişelendi, o hikâyeyi görmüş müdür Ert?
“Ben çoğunu okutmuştum zaten sana.”
“Evet ama maşallah bayağı yazmışsın, okumadıklarım var hâlâ.”
“Tabii, bir de yapım aşamasında olanlar var. Umarım onlardan birini okumamışsındır, çok saçma gelebilir.”
Ertuğrul bir an sustu, affedilir sevimliliği esti yüzünde;
“Okudum.”
Okumuş! Besbelli o hikâyeyi okumuş, bilinmeyen hikâyeyi.
“Hiçbir şey anlamadın, değil mi?”
“Anladım da, emin olamadım. Sakıncası yoksa bir iki şey sormak istiyorum.”
“Neden? Bitince okursun nasıl olsa!” Hâlbuki o hikâyeyi bitirmeyecekti Gökçen.
“Merak ederim! Şurada kaç günüm kaldı ki! Ben gitmeden biraz anlat, neler olacak hikâyede.”
“Komik olma Ert.”
“Ciddiyim!” Gene o sevimli ifade, yerleşti bu sefer yüzüne. Gökçen kıkırdadı.
“Hangisini okudun ki?”
“Bir ajanla, onun uğruna kocasından ayrılan bir kadının aşk hikâyesi.”
“Onda bayağı bir boşluk var. Birincisi, sadece aşk hikâyesi olmasını istemiyorum ama henüz heyecanlı kısımlarını yazamadım. Bilmiyorum ne kadarını okudun.”
“Gökçen, hepsini okudum! Senin arada aldığın notları da okudum.”
“Rezil olmuşum, desene!”
“Hayır, gerçekten heyecanlı bir şey olacağa benziyor. Ama hiç hâkim olmadığın bir konuda yazdığın için, mantık hatalarından kaçınman zor, o yüzden vakit alacağa benziyor.”
“Evet, resmen araştırma yapmam gerekiyor. Ya da bir miktar Amerikan filmi izlemeliyim, ajanın hayatının ayrıntılarını verebilmek için.”
“Aşk olsun, Türk dizileri neyine yetmiyor.”
“Sen de haklısın.”
“Gökçen o kız kim?”
“Hangi kız?”
“Ajanın kızı.”
“Birisi mi olmalı?”
“Ben gerçek hayattan birine benzettim onu.”
Diyaloglar dolayısıyla kadın ve adamın onlar olduğunu anlaması olasıydı da, Ertuğrul’un hikâyede Ece’yi fark edebileceğini beklemiyordu Gökçen.
“Kime benzettin?”
“Dalga geçmek yok…”
“Asıl ben korkuyorum senin dalga geçmenden!”
“Hayır, ben çok beğendim, hem çok canlı anlatmışsın hem de bambaşka bir hayat hikâyesinin içine oturtmuşsun… Ece’yi..?”
Muzaffer gülümsedi Gökçen, Ertuğrul’a da bulaştı gülümseme.
“Evet, bravo! Saçlarından tanıdın, değil mi?”
“Aslında evet. Ama şu babası ile kadın arasında iletişim kurma kısmını ne zaman yazdın?”
“Ben o hikâyeye bir dokuz aydır dokunmadım.”
“Çok enteresan!”
“Neden?”
Ertuğrul birden aptal gibi hissetti kendini. Adamın kendisi olduğuna o kadar inanmıştı ki, Gökçen’in adresi ve ders programı ile ilgili bilgiyi Ece’den alışı ile özdeşleştirmişti hikâyeyi de.
“Adam kim?”
Gökçen bir an şüpheyle baktı Ert’e. Sonra güldü hallerine, Ert’in eli Gökçen’in belinin kıvrımlarını öğrenmeye başlamış, Gökçen Ert’in omzuyla boynu arasında başına bir yer edinmiş, kokuları gizlice diğerinin tenine meyletmiş, daha neyi gizliyorlardı birbirlerinden! Birkaç gün sonra araya gene günle ölçülür mesafeler girecekti, kokular kalacaktı sona, bir daha ki buluşmaya kadar zihnin sandıklarına kilitlenecek kokular. Neyi gizliyorlardı birbirlerinden?
“Sence?”
“Gökçen, gerçekten bizi mi yazdın?”
“Yazmaya çalıştım. Onca yıllık hikâyemizi altı aya sıkıştırıp, geleceğe dair hayaller kurdum.”
“Gerçek oldu hayaller.”
“Nasıl?”
“Ben Ece vasıtasıyla senden haber aldım, bu bir başlangıç.”
Gökçen’in gözleri büyüdü, korku geldi oturdu yanlarına.
“Ert, ben o hikâyeyi yazmayacağım.”
“Neden?”
“Zaten bitirmeyi düşünmüyordum da, artık eminim yazmamam gerektiğinden.”
“Canım, enteresan bir çalışma olacak ama, daha önce denemediğin bir tarz. Bence uğraşmalısın.”
“Yok, yanlış anlama, tembelliğimden değil.”
Nasıl anlatsın Gökçen derdini Ertuğrul’a? Anlar mı? Gülmez mi? İnanır mı? Peki bu korku doğru mu?
Gökçen ne yazsa çıkıyordu! Karakterlerinin gerçekçi olması için yakından tanıdığı kişileri evirip çeviriyordu, başlarından tuhaf olaylar geçiriyordu. Sonra gün geliyor, o hikâyelerde yazdıkları, asla birebir değil ama benzer şekilde, karaktere örnek olan kişinin başından geçiyordu.
Gözde’yi ODTÜ’ye asistan değil de, Anadolu’ya öğretmen yapmıştı Çalıkuşu misali. Bir ağanın mürekkep yalamış oğlu öğretmene âşık olup evlenme teklif etmişti. Adamın okumuşluğuna güvenip kabul etmişti idealist öğretmen. Haksız da değildi, adam eğitimine o kadar önem veriyordu ki, Amerika’ya gitmişti doktora yapmaya, öğretmen eşi de peşinden. Anadolu köyünde evde oturmayan, çalışan kadın, New York’ta öğretmenlik yapamamış, bir güzel ev kadını olmuştu. Ne oldu peki sonra? Gözde Dış İşlerinden bir memur ile nişanlandı. Şimdi adamın Avrupa’ya tayinini bekliyorlar, hangi ülke çıkarsa Gözde orada kendine bir doktora bulacak. Uygun bir program yoksa Gözde bir süre evde oturacak ya da istemediği bir işte çalışacak.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

32-Hikaye

Ertuğrul’un dönüşüne beş gün kalmıştı. Gökçen’in beş saatlik ders arası bitmiş, Ertuğrul onu iki saat bekleyecekti. Bu arada Gökçen’in bilgisayarı ile internete bağlanıp oyalanacaktı.
Masaüstünde Gökçen’in hikâye klasörünü fark etti. Gökçen internette yayınlamadığı hikâyelerinden de okutmuştu Ertuğrul’a, o yüzden klasörü açmaktan çekinmedi Ertuğrul. Daha önce okumadığı hikâyelere göz gezdirirken, “Bilinen Hayatlardan Bilinmeyen Hikâyeler” başlığı dikkatini çekti. Uzun bir hikâyeydi bu, biraz kesik kesik ilerleyen, uzun satır boşluklarının tamamlanmamışlığını ele verdiği bir hayat hikâyesi.
Anna Karenina tarzı bir dışlanmayı göze alarak, yeni tanıştığı ve altı ay sonra Avustralya’ya gideceğini bildiği bir adam uğruna evliliğini bitiren bir kadının hayatı! Adam bir devlet görevlisi, bir ajan! Evlenmesi, bir yerlerde yerleşik hayata geçmesi yasak! Göreve başlamadan önce evlenmiş, bir kızı olmuş ama doğum sırasında karısı ölmüş. Bir ajan olarak pek çok insanın canını yaktığı için de kızını nüfusundan çıkarmış, onunla gizlice görüşüyor bu adam. Küçük yaşta sahte bir kimliği benimseyen ve hayatta tek kıymetlisi ile gizli gizli görüşen kızını da bir ajan olarak yetiştirmenin uygun olacağını düşünüyor adam.
Boş satırlar, kız ile ilgili notlar, hikâyenin bu kız üzerinden gelişen önemli bir kolu olacağının ipucunu veriyor ama henüz pek bir şey yazılmamış. Fakat adamın ve kızının fiziksel özellikleri gayet ayrıntılı anlatılmış. Adamın kıvırcık ve ‘söz dinlemez’ saçlarına inat, kızı annesinin su gibi akan saçlarını almış, babasının kara rengine boyamış annesinin kumralını. Gökçen, bu kızın saç kesimini bile tarif etmiş, okuyunca Ertuğrul’un gözünde Ece canlandı.
Adam Avustralya’ya gitmeden önce, kadını kızı ile tanıştırıp, sadece çalışmalarını çok beğendiği bir genç olduğunu söylüyor. Kadın, adamla tek bağlantısının, adamın biraz mesafeli durduğu bu kız olduğu ironisi ile, kızla bağını koparmayıp, adamın ummadığı kadar sağlam bir dostluk oluşturuyor. Bu arada kızın mesleği nedir, o beğenilen çalışmalar ne üzerinedir, henüz buna karar verilmemiş.
Ayrı yarımkürelerde hayatlarını sürdürürken, kızı babasının aşkı ile ilgili her ayrıntıyı babasına bildiriyor. Adam böylece gün geçtikçe daha çok bağlanıyor uzak kaldığı kadına. Sonra Gökçen bir not düşmüş: “Adam geri gelecek ama ne zaman, nasıl?”
Ertuğrul’un gözü ekranın köşesindeki saate kayar; altı olmuş. Hızla sayfalarda ilerler ama görür ki daha önce de boş bırakılan satırlar birikip boş sayfalar oluşturmuş. Gökçen daha karakterlerine isim bulamadığı gibi adamın nasıl geri döneceğine de karar verememiş, bunu bulmadan da yazmaya niyeti yokmuş gibi. Klasörü açarken aklının ucundan geçmeyen bir yakalanma korkusu ile dosyayı kapatıyor Ertuğrul ve kantin kapısından Gökçen giriyor.

15 Ağustos 2010 Pazar

31-Sevgi Paylaşmaktı

Şimdi her şey, iki sene öncesinden daha güzeldi. Birbirlerini sevdiklerini biliyorlardı, bunun güveni vardı. İkisinin de sert fikirleri hasretle törpülenmişti, ikisi de olgunlaşmıştı. Şehirlerarası yolculuklarla dolu iki hafta geçirdiler. Aslı, Gökçen’in Ertuğrul için akan suları durduğunu görmüş, ses etmemişti. Hulki hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davranmış, kızının seçimine güvenmeyi istemişti. Leyla, artık kendisine söz düşmediğini fark etmiş, sinirlenmişti. Faruk ise, aşkın önüne set çekilemeyeceğini anca bu yaşta öğrenmiş, Ertuğrul’u cemaatin kucağına gönderdiğinden biraz pişman olmuştu. Ece, kendine örnek aldığı iki insanın aşkından çok memnundu.
Bu arada, Gökçen’in hikâyesinin çok uzağına düşmüş olan Hüseyin, fikirlerinin uyuştuğu bir kızla nişanlanmıştı. Eften püften aradın aramadın, şuna baktın buna baktın dışında kavga ettikleri yoktu, Hüseyin mutluydu. Bir Cuma akşamı, kitapçıları gezmiş, durağa yürüyordu. Adımları hızlanıp onu karşı kaldırıma taşıyacak oldu… aklı, hafıza defterinin tozunu bir nefeste üfleyiverdi, Hüseyin biraz sarsılıp durağa doğru yoluna devam etti. Gökçen’in yanında, rengi, boyu posu Gökçen’e çok yakın bir adam vardı. Enikonu yakışıyorlardı birbirlerine. Kaç senedir hiç görmemişti onu ama aniden karşı kaldırımda belirince; o ayrılık hiç yaşanmamış gibi, bir zamanların birbirleri için yaratıldıkları yanılgısı, suyun kaynama noktası kadar tanımlanmış bir gerçekmiş gibi, Gökçen’e yolda rastlamak kadar olağan bir şey yokmuş gibi seğirtecek oldu karşı kaldırıma. Gökçen olsa, suyun kaynama noktasının sabit olmadığını, yüksekliğe göre değiştiğini söylerdi. Yine de üç aşağı beş yukarı bilir insan yeryüzünde suyun ne zaman kaynayacağını. Hâlbuki ilişkilere dair Hüseyin’in son iki senede kavradığı bir şey vardı; sağdan soldan toplama fikirlerle aile kurulmazdı. Türkiye’de sağ ve sol hala birer raydı, biri kuzeyden güneye, diğeri batıdan doğuya uzanan. Şimdi nişanlısı ile aynı bildirilere imza atıyor, aynı gazeteyi okuyor, aynı adamlara kızıyorlardı. Aynı parti ambleminin altına mühür basıp zarfı kapatıyor sonra da gururla söylüyorlardı meclisteki hangi muhalefetten sorumlu olduklarını. Olması gereken de buydu. Tutku? Aile kurmak söz konusu iken çocukça bir heves oluyordu tutku. Hüseyin mutlu ve huzurluydu. Belli ki Gökçen de mutlu. Göz göze gelmeden kaçmayı başardığı o bir iki saniyede, Gökçen’in yüzündeki huzuru, güveni, mutluluğu görmüştü. Biri yolun sağında, biri solunda, zıt yönlere güvenle yürüyen iki eski arkadaş şimdi onlar.
Ertuğrul, Yüksel Caddesi’nde nostalji yapmak istemişti. Senelerin yıpratmak yerine olgunlaştırdığı bir ilişkinin bohem bireyleriymişçesine arşınlarken kaldırımları, elleri birleşmişti nihayet. On sene önce, Pazar sabahları herkes uyurken dershane sınavlarına koşturan Gökçen, o zamanlar hikâyelerine bu caddelerin sabah soğukluğunun ilham verdiğini; çiçekçiler, balıkçılar tezgâh kurarken buraların nasıl da İstanbul’a özendiğini anlatıyordu avucundaki hayat çizgisini kavrayan adama.

10 Ağustos 2010 Salı

30-Emek Vermek İstemedin

“Senle hiçbir zaman bir ilişkimiz olmadı bizim.” Ertuğrul’un beyninin içinde bir boşluk bulup yankılandı bu söz, uygun bir cevap bulana kadar. Yoktu ki bir cevap. “Korktum” demeyi erkekliğe sığdıramazdı, “Umut vermedin” dese yalan olurdu. Sahi, neydi sebep? Her şey Gökçen’in feministliğinde düğümleniyordu. Birden cesaretini topladı. Onca yolu neden gelmişti ki, Gökçen’le haşin ve romantik bakışmalar için mi! İğnelerken yalvaran, bir itiraf için yakaran kelime oyunları için mi! Korktuysa da kortu, erkekliğine halel mi gelecek, Gökçen’den korkmayan erkek mi var ki!
“Gökçen sen söyle, biz birbirimize uygun muyduk ki?”
Gökçen endişeyle baktı Ertuğrul’a,
“Etkilenmedik mi yani birbirimizden?” dedi sakince.
“Etkilendik! Ama sen mantıklı bir insansın. Yetişme tarzımız, hayat görüşümüz, hayallerimiz, prensiplerimiz… ortak bir hayat kurmaya uygun muydu sence?”
“Yetişme tarzımız o kadar farklı değil. Sadece ben biraz asiyim.”
“Ben bu asi kızı taşıyabileceğime inanmadım.”
“Emek vermek istemedin.”
“Gökçen! Öyle güzel zamanlar geçirdim ki senle, ilişkimizin adı olması gerekmezdi, bana çok şey kattın zaten.”
“Nasıl? Alacağını aldın ve gittin, öyle mi?”
“Hayır! Emek vermediğimi söylüyorsun ama zaten iki… sevgili… gibi değil miydik? Nasıl da emek vermeye değersin! Bu belli değil miydi zannediyorsun? Ama… uzun lafın kısası, senin özgürlüğün, başına buyrukluğun, senin o feministliğin var ya…”
“Günah, değil mi?” Alay ediyordu Gökçen.
“Değil.” Ertuğrul sakince karşılıyordu. “Senin feministliğinin günahı olmaz. Oradayken çok düşündüm üzerinde. Klasik bir feminizm değil o. Ama ben yine de kaldıramam. Diyorum ya işte, yetişme tarzıma aykırı. Senin bir sürü erkek arkadaşın var, hepsine güveniyorsun. Bana da güvendik bak, ne oldu sonra?”
Güldü Gökçen,
“Ne oldu Ert?”
Aşk oldu, ne olacak!
“Dediğim gibi, sen erkek arkadaşlarının cinsiyetlerini görmezden gelerek onlarla gezip tozdukça ben kıskançlık krizleri geçiririm.”
“Ama sadece bir ilişki içerisindeysek!”
“İşte sen busun! O yüzden sana hiç açılmadım. Aramızda bir şey olmadığı halde bana sadık kalacağını biliyordum…”
Gökçen hayretler içerisindeydi,
“Bu biraz küstahça olmadı mı Ert?”
“Hayır! Bu senin mükemmelliğinle alakalı bir şey. Duyguların gerçeklerden bağımsız. Beni sevdiğin sürece başka bir erkekle ilgilenmezsin, buna inanıyorum.” Birden durdu Ertuğrul. İkisi de Hüseyin’i hatırladı o an. Gökçen sakince hak verdi Ertuğrul’a,
“Evet, duygularım başrolde oluyor genellikle. Dedim ya, ciddi bir ilişkiyi bile bitirebilirim duygularım uğruna. Haklısın.”
“Ama ben öyle değilim. Gerçekler duygularımı yasaklıyorsa, bastırabilirim duygularımı.”
“Öylesi daha doğrudur belki.”
“Doğru ya da yanlışı ayırt etmek için söylemedim. Ama ilişkimizin bir adı yokken seni kıskanmaya hakkım olmadığını düşündüğüm için hiç kıskanmadım seni… Evet, bu kadar lafı, seni niye kıskanmadığımı açıklamak için söyledim.”
“Enteresansın gerçekten.”
Bakıştılar. Her ikisi de çok sakindi.
“Ben gideyim mi artık?”
“Efendim?”
“Gideyim. Bir daha ne zaman görüşebiliriz?”
“Sen memlekete gitmeyecek misin?”
“Ankara’ya günübirlik gelirim.”
“Delisin sen.”
“Konuşmamız lazım Gökçen. Arabayla iki saatlik yol. İnan bana, Ankara’da kaldığımı zannedeceksin, o kadar sık geleceğim seni görmeye.”
“Annenlerle hasret gidersen!”
“Elbette onlarla vakit geçireceğim. Ama bütün gün evde oturursam sıkılırım, onlar da anlayışla karşılar bunu.”
“Pazartesi ders aram çok uzun.”
“Saat kaçta geleyim?”
Gülümsedi Gökçen. Gerçekten gelecek miydi bu adam, sırf onun için? Gelsin tabii, her hafta havuza giden kimdi. Biraz da Ertuğrul Bey yol yapsın.
“Sabah 11’den 4’e kadar boşum. 6’da bitiyor zaten dersler.”
“Kötü bir programmış!”
“Bölüm dışı ders alıyorum.”
“Tamam. Pazartesi görüşürüz.” deyip kalktı Ertuğrul. “Senin telefonun neydi?”

10 Temmuz 2010 Cumartesi

29-Ertuğrul'un Gönlünü Kaptırdığını Nereden Biliyorsun?

Demek Ert sadık kalamamış Gökçen’e. Belli ki vardı oralarda kendine bir kız bulma planı; Gökçen’e en ufak bir umut bırakmadan gitmişti. Peki, Ece bunu nerden biliyordu?
“Bana bak sen! Ertuğrul’la görüşüyor musun?”
“Hayır abla. Geçen gün yeni hikâye eklemişsin sayfana; Eskişehir’le, çiğ börekle ilgili hani. Çiğ börek deyince aklıma hep Ertuğrul Ağabey geliyor.”
“Onu anladık güzelim, Ertuğrul’un gönlünü kaptırdığını nerden biliyorsun?”
“Abla! Olta atıyorum işte sana. Çocuktum ama bir sürü dizi, film izlerdim. Çiftler nasıl kur yapar birbirine, anlamaz mıydım sanki! Beni havuza götürmeler bahane, neredeyse her hafta sonu Ertuğrul Ağabey’le görüşürdünüz.”
“Aşk olsun Ece! Bahaneymiş. Omuzlarından utan! Sen sportif ol, daha mutlu bir çocuk ol diye taşıdım ben seni oralara!”
“Tamam ablacığım, Allah razı olsun. Beni havuza götürmeyi bahane olarak kullandın demek istemedim ama vesile oldu, Ertuğrul Ağabey’le bol bol görüştünüz, yalan mı?”
“Canım, evi yakındı, o da ebru kursu için evden çıkmış olurdu, uğrardı dönüşlerde. Aramızda bir şey olduğundan değil.”
“Tamam ablacığım, aranızda bir şey yoktu. Ama ben Ertuğrul Ağabey’in sana hayranlıkla baktığını hatırlıyorum.”
“Hadi oradan, sen de! Bücürdün sen, ne anlarsın hayranlıktan! Anca dizi izle! Bizi de dizi zannediyordun galiba.”
“Evet, fon müziğiniz de ‘Gel ellerimi tut Yusuf’um!’”
“Kız! Sopayla kovalarım seni,” deyip gıdıklayarak cezalandırdı Gökçen, Ece’yi.
Ece akşam Ertuğrul Ağabey’ine Gökçenlerin ev adresini yazdı. Ertuğrul’a uzun uzun plan yazmak isterdi, Gökçen’e nasıl bir sürpriz yapabilir, fikir vermek isterdi ama gündüz neredeyse ağzından kaçıracaktı Ertuğrul’la yazıştıklarını. Yarın öbür gün çenesini sıkı tutmasını gerektirecek bir harekette bulunmak istemedi o an. O yüzden sadece şunu ekledi;
‘Ağabeyciğim,
Dediğim gibi ablam çarşambaları boş. Geleceğin hafta, çarşamba evde oturmasını sağlarım bir şekilde. En kötü ihtimalle ‘Bana ders çalıştır’ diye tuttururum, akşam kesin evde olur böylece. Bu arada benim de cep telefonum var artık, gelince mutlaka ara: …’


Yâre varmak hoştur ama yaren olmak başkadır başka.
Ateş olmak hoştur ama yanık olmak başkadır başka.

Talip olmak hoştur ama dengin bulmak başkadır başka.
Aşık olmak hoştur ama sadık olmak başkadır başka.

6 Temmuz 2010 Salı

28-Bizim Şarkımız

Ece’yi havuza götürdüğü kaçak hafta sonlarını hatırladı. Canan Abla yetişemiyordu her işe. Ece’nin yüzme dersleri çocuğa iyi gelmişti, enerji harcayınca asabiyeti de ortadan kalkmıştı. Fakat araba şirket arabası olduğu için, Canan iş değiştirince arabasız kalmışlardı ve Ece’yi her hafta sonu iki minibüsle veya taksiyle gidilecek havuza götüremezdi Canan. Gökçen gönüllü olmuştu bu işe. Havuz’un Ertuğrul’un evine yakın olduğunu biliyordu. Ece’yi havuza götürme görevine hevesle talip olurken Ertuğrul’un evi bilincinin ne kadar yüzeyindeydi, bilinmez.
Ece’nin dersi sırasında bazen bekleme salonda oturup kitap okurdu. Nadiren Ertuğrul’u ebru dersinden alırdı ve herhangi bir işlerini halletmeye giderlerdi, genellikle Ertuğrul da havuza gelirdi ve yeni yaptığı ebrulara bakarlardı. Çıkışta da Ertuğrul Ağabey’i Ece’ye pide ısmarlardı, çiğ börek ısmarlardı, bazen kebap ısmarlardı.
Hafta sonu arabada hep aynı CD dönerdi; Deli Yürek Dizi Müzikleri. Ece “bizim şarkımız” derdi çalan her şarkıya. Ertuğrul da dalga geçerdi,
“Nasıl bir döngü oluyorsa, arabana her binişimde aynı şarkı çalıyor!”
Leyla sevmek hoştur ama Mecnun olmak başkadır başka.
Şarap içmek hoştur ama ayık olmak başkadır başka.

“Ertuğrul, itiraf ediyorum; bu diziyi izlerdim!”
“Ben de izlerdim. Bizim sınıfta kızlar Türkçe hocasına bile sormuşlardı, ‘Hocam İmirzalıoğlu mu daha yakışıklı Mehmet Ali Alabora mı?’ diye.”
“ İkisi de çok popülerdi, değil mi? Şimdi olsa yüzlerine bakılmaz o dizilerin. Ama eğri oturup doğru konuşalım, şu müzikler çok güzel.”
“Güzel canım, ona lafımız yok. Yoksa her hafta katlanır mıyım?”
Hâlbuki ne manalıydı Ert binince çalan şarkı. Gökçen ayarlardı arabadan inmeden, motoru çalıştırınca Başkadır Başka çalsın, Ert’in aklına kazınsın; Leyla sevmek hoş, Mecnun olmak başka; ateş olmak hoş, yanık olmak başka… Çünkü inanmıştı ki; Ertuğrul onu sevse de, uğruna çöl aşmaz, dağ delmez. Ertuğrul durağandır. Ertuğrul ateş olabilir ama kendisi yanacak olsa, bunu göze alamaz. Ertuğrul biraz korkaktır. Ertuğrul’un aklında evlilik vardır, Hüseyin gibi evlilikten kaçan bir erkek değildir ama adım atmaz evleneceği kızı bulmak için. Ve eğer Ertuğrul gerçekten Gökçen’e âşıksa bile, bir gün memleketine döner ya da Gökçen kalkar yurt dışına gider de ilişkileri sona erer düşüncesiyle, sesini çıkarmaz. Halbuki Gökçen dünyanın neresinde olursa olsun, bir sevdiği varsa o hep gönlünde olacaktır ve Gökçen ona sadık kalacaktır. Bir ilişkinin varlığından söz edebilmek için sadakat yeterli değil midir? Ya da aslında, sadakat için ilişki şart değildir.

28 Haziran 2010 Pazartesi

27-Korkak İnsanlardan Hoşlanmam Ben

Ece iki gün önce Ertuğrul’dan mektup almış, uzun uzun Ertuğrul Ağabeyini ne kadar özlediğini, o Amerikalardayken kendisinin liseli olduğunu, ama başka kızlar gibi olmadığını, erkeklerle çok iyi anlaştığını ama hepsiyle sadece kanka olduğunu yazmıştı. Gökçen Ablası çarşambaları evdeydi. Madem bir sürpriz planlanıyordu, birkaç gün sonra daha ayrıntılı bilgiler verebilirdi, öyle yazmıştı.
“Gökçen Abla, sen lisedeyken erkek arkadaşın var mıydı?”
Gökçen muzır bir şeyler bekliyordu. Bıyık altından gülerek;
“Yoktu canım.”
Ece yeni bir soru sormaya çekiniyordu. Gökçen hissetti soracağı şeyi, ya da kendisinin de sormak istedikleri vardı, o yüzden yardımcı oldu Ece’ye;
“Şimdi de yok zaten.”
Ece şaşırdı. Gökçen ablası kendine bir sır verir, Ertuğrul’la gizli gizli görüştüklerini söyler diye umuyordu.
“Peki, yakında olsaydı, erkek arkadaşın olmasını isteyeceğin kimse yok mu?”
“Ne demek istiyorsun güzelciğim?”
Ece muzır muzır sırıttı,
“Gökçen Abla hadi itiraf et, senden hoşlanan, senin de hoşlandığın kimse yok mu? Ankara’da veya belki uzakta bir yerde?”
“Benden hoşlanan kimse olduğunu zannetmiyorum canım.”
“Senin hoşlandığın birisi var ama?”
“Korkak insanlardan hoşlanmam ben.”
“Kim korkak?”
Gökçen güldü. Kendi paranoyaları üzerine daha fazla konuşmak istemiyordu.
“Boş ver güzelim.”
“Gökçen Abla, lütfen konuşalım. Ben çok merak ediyorum. Söz, kimseye söylemem.”
“Canım sen anlat biraz, yok mu senin hoşlandığın kimse?”
“Yok, bizim sınıftaki erkekler hep süslü kızlara meraklı.”
“Merak etme, üniversitede de öyle olacak.”
“Sonra?”
“Sonra ne? Erkekler hep öyle.”
“Ama ben süslü olmak istemiyorum.”
“O zaman benim gibi, hiçbir zaman erkek arkadaşın olmaz.”
Gökçen biraz abartıyor muydu? Ama Ece’nin yaşıyla empati kuramıyordu, hemen kendisini örnek alıp da bir erkek arkadaş aramaya başlar mıydı ki Ece bu yaşta? Sahi, Ece’nin yaşı kaçtı? 15! Erkek arkadaş edinmek için erken bir yaş mı bu? Bu evde evet, bu ailede! Doğru mu peki? Bir insan kaç yaşında sevgili edinebilirdi? Evlenmeden hemen önce! Peki, kimseyle arkadaşlık etmeden nasıl seçebilirdi evleneceği kişiyi? Mantığa dayanmayan bu kurallara boş verip Ece’ye Hüseyin’i anlatsa? Olmaz. Ertuğrul’u anlatsa? O hiç olmaz.
“Gökçen Abla, yeme beni! Şimdi sana bir isim söylerim, utanırsın! Ben nasıl olsa her şeyin farkındayım, ne olur sanki paşa paşa itiraf etsen.”
“Olta mı atıyorsun güzelciğim?”
Ece, kozların elinde olduğunu çok iyi biliyordu. Ertuğrul’un mektubu her şeyi açık etmişti, ona kalırsa. Özgüvenle arkasına yaslanıp sahne aldı;
“Ben de yaşım gelince, Faruk Enişte’nin öğrencilerinden birini seçeceğim kendime.”
Gökçen tuzağa düşmemek için son çırpınışını yaptı,
“Var mı şimdiden gözüne kestirdiğin bir tanesi?”
Ece gayet ciddi gelecek planı anlatıyor edasında,
“O kadar yaş farkı olsun istemem. Ama bugün 20 yaşımı geçmiş olsam seçeceğim birisi var.
Gökçen’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Silkindi,
“Kim?!”
Ece yalandan iç geçirdi,
“Onu da kapan kapmış ya, neyse…”
Gökçen şefkat göstererek laf almayı deniyor bir de,
“Kimi kapmışlar güzelciğim?”
“Ah, ama o zaten Amerika’da. Ertuğrul Ağabey ne zaman gelir acaba?”
Gökçen’in gözleri gene açıldı, Ece fark etmemiştir diye kendini kandırarak hemen sakin bir yüz ifadesi takınmaya çalıştı,
“Ertuğrul’un sevgilisi mi varmış?”
Sonunda zafer Ece’nindi!
“Sevgili mevgili bilmem ben ama besbelli biri gönlünü çalmış.”
Demek o gönül çalınmış! O korkak gönül! O kendini kimselere yakıştıramayan, kendini kimselere adamayan gönül çalınmış! Dengini bulmuş mudur? Yaren olmuş mudur o kız ona?

20 Haziran 2010 Pazar

26-GKÇN

Üzerinden kaç yıl geçmiş, normalde Ertuğrul, Hüseyin’i gördüğü anda vazgeçerdi bu sevdadan, ama Gökçen hala Ertuğrul’un aklında. Gökçen’le tanışıp, ona âşık olma yolunda, git gide bağlanırken, neden sonra öğrenmişti Hüseyin’in artık Gökçen’in hayatında olmadığını. Gökçen, Hüseyin’den bahsederken, ilk günkü neşesini bir daha hiç takınmamıştı ama Ertuğrul kendince iyiye yormak istememişti bunu.
Hâlbuki Gökçen’le aralarında büyüyen, yeşeren her ne ise, kimsenin itirazı yoktu! Gökçen’in hayatındaki tek erkekmişçesine güvenle dururdu onun yanında. Gökçen gündelik en saçma hikâyelerini bile telefon edip anlatınca Ertuğrul’a, o kadar mutlu olurdu ki. Gökçen’i aramaya cesaret edemediği zamanlarda birden ekranda GKÇN yazardı. İsmini söylemeye kıyamayışına ithafen böyle kaydetmişti telefona Gökçen’in numarasını. Telefonu sevinçle açar, onun araması gayet olağan bir şeymiş gibi, sanki kendi daha önceden arayıp ulaşamamış da, Gökçen o yüzden arıyormuş gibi konuşmaya başlardı.
Anne-babasıyla konuşmanın verdiği mutluluktan, Gökçen’i de arayıvermek istedi, bir an elinde telefon, onun numarasını bilincinin bir alt çekmecesinden çıkarmaya çalıştı ama sonra bunun hoş karşılanmayabileceğini düşündü. Cep telefonunun kodundan emin değildi, son rakamı da hatırlayamamıştı zaten. Sonra, Gökçen’e sürpriz yapmanın çok daha güzel olacağını düşündü. Ece ona yardım edebilirdi. Biletini aldıktan sonra Ece’ye bir elektronik posta atıp geleceği tarihlerde Gökçen’in Ankara’da olup olmayacağını hatta Gökçen’in ders programını bile öğrenebilirdi!

12 Haziran 2010 Cumartesi

25-Anneciğim Geleceğim

Eve girerken arkadaşıyla ciddi ciddi empati kurduğunu fark etti. Tek adama körü körüne bağlanmak, ona ve dolayısıyla onun öğrettiği inanca hizmet etme duygusuyla insanın sevdiklerinden uzaklaşması ve bir uğurda kendini adamanın verdiği sahte özgüvenle, insani duygulardan arınmak, sahte kahraman olmak… Bu hisleri çok iyi anlıyordu Ertuğrul. Annesini kaç haftadır aramadığını düşündü. O aradığında da “uykum var” deyip kısa kesiyordu konuşmayı. Annesine anlatacak bir şeyi kalmamıştı ki. Üniversitenin ilk yılında öğlen yediği yemeğe kadar anlatırdı o gün neler yaptığını ki, annesinin aklı kalmasın onda. Sonra yemekleri aksatmaya başladı, annesi üzülmesin diye anlatmayı kesti, sonra annesi kızmasın diye anlatmadı bazı şeyleri, utandığı için anlatmadığı şeyler de oldu. En sonunda da, annesini ilgilendirmeyecek konulardan konuşmayı sever olmuştu o yüzden bir şey anlatmıyordu annesine. Hâlbuki kadıncağız hala sesini duyunca mutlu oluyordu. Saate baktı, Türkiye’de saat sabahın üçü. Sabah namazı kaçta acaba? Bir iki saat sonra arasa evi, o saatte telefon çalınca yüreklerine inmez mi? Fark etti ki, hep böyle düşüncelerle erteliyordu evi aramayı. Güya onları düşünüyordu ama sonuçta onları mutlu etmenin yolu bu değildi ki.
Ertuğrul, kendisinin de bir hocası olduğunu hatırladı. Lise son öğrencilerine gönüllü olarak ders çalıştırdığı bir sene şahit olduğu konuşmayı hatırladı. Çocuklardan biri dershaneye telefon etmişti şifresini sormak için. Dershane herkesin şifresini alırdı, tercih zamanı mutlaka dershaneye gelmelerini, oradaki rehberlik hocasıyla formu doldurmalarını tembihlerlerdi öğrencilere. Akşamın bir saati çocuk telaşlanmış,
“Ağabey, benim şifrem neydi?” diye aramış dershaneyi. Rehberlik hocasıydı, “ağabey” dediği. Herkes ağabey zaten, bir tıp camiasında bir de burada herkes abla ve ağabey! Ağabey hemen önünde duran listeden okudu şifreyi. Çocuk demiş ki,
“Ben de öyle hatırlıyorum ama giremedim az önce sisteme.”
“Baban değiştirmiştir belki şifreni.”
Ertuğrul refleks olarak döndü rehberlik hocasına baktı bu ilginç önerme karşısında. Bir evin içinde baba-oğul haberdar olmaz mıydı birbirinden! Adam telefonu kapattı, bilgisayarda bir iki tuşa basıp önündeki dosyayı kapattı, çekmeceye kaldırdı.
Şimdi düşünüyordu da Ertuğrul, o çocuk şifresini kullanamadığı sırada ne tesadüftür ki şifre listesi masanın üstündeydi. Kendi babası hakkında benzer bir itham düşündü, on sekiz yaşında olsa inanır mıydı böyle bir şeye? Hizmette öyle insanlar var ki, değil on sekiz, otuz sekiz yaşında söylense gene silerler babalarını. Öyle saf olanları asla yükselmez ama Ertuğrul yükselmekte. Anne-babasından asla yüz çevirmeyecek kadar akıllı olması ile yükselmesi arasında bir doğru orantı kuracaktı ki, anne-babasından yüz çevirdiğini fark etmeyecek kadar aptallaştığı çıktı kat sayı olarak! Telaşla evi aradı, bir yandan da bilgisayarı açıyordu. Babasının uykudan yeni kalkmış heyecanlı sesi açtı karşı taraftan,
“Buyurun?”
“Babacığım, ben Ertuğrul.”
“Oğlum” çok mutluydu babası, “nasılsın?”
“İyiyim babacığım, siz nasılsınız?”
“İyiyiz oğlum, iyi. Annen de kalktı geldi. Hayırdır oğlum, bir yaramazlık yok, değil mi?”
“Yok babacığım yok. Çok özledim sizi, sabah namazını bekleyecektim ama dayanamadım, kusura bakmayın.”
“Ne kusuru evladım. Bak annen çekiştiriyor, o da duysun sesini.”
“Tabii duysun baba, tamam ver annemi.”
Susuzluktan kurumuş da bir pınara kavuşmuş gibi çıktı kadının sesi,
“Oğlum! Nasılsın canım?”
“İyiyim anneciğim iyi, sen de iyi misin?”
“İyiyim yavrum, sesini duydum daha iyi oldum. Çok özledim ben seni. Sorunca kızıyorsun ama ben gene de soracağım, ne zaman geleceksin evladım, belli mi?”
“Niye kızayım anneciğim, aşk olsun. Sizi uyandırmışım gecenin bir yarısı, asıl siz kızın bana…”
“Yok biz kızmayız oğlum, sesini duyduk işte, nesine kızalım.”
“Anneciğim geleceğim inşallah.” Bilgisayar açılmıştı, Ertuğrul bilet fiyatlarına bakmaya başlamıştı bir yandan. “Şimdi bakıyorum ben internetten, ucuz biletler hangi tarihte başlıyorsa o zaman kalkıp geleceğim yanınıza bir süre. Bir de size ne zaman uygun olur, onu sorayım diye aradım işte.”
“Bana hep uygun oğlum, sen ne zaman gelsen başım üstünde yerin var. Bak, geleceğini duydu baban da heyecanlandı, telefonu istiyor, bir şey diyecekmiş sana.”
“Oğlum, ucuz bilet bakma, ben sana para gönderirim. Amcana sözüm var, tarlayı satmaya gideceğim önümüzdeki hafta köye, haftaya gelme de ne zaman istersen gel.”
“Aman baba ne yaptın, haftaya gelemem zaten. Gelsem de bir haftacık mı kalacağım, aşk olsun. En az” üç diyecekti, fazla heveslenmesinler de izin alamazsa üzülmesinler diye düşündü “iki hafta kalırım gelmişken.”
“Aman ne güzel bir haber bu evladım. Tamam sen istediğin tarihe al biletini bak tarla satılınca yüklü para geçecek elimize, bu sene uçak biletlerin benden, iyi değerlendir.”
“Tamam baba, sağ olasın. Ben mayısa biletimi ayırtayım o zaman.”
“Bana bak, bu seneki biletler dediysek, Türkiye biletleri. Öyle gezmeye gideceğim baba bilet, deme, bozuşuruz.”
“Anladım babacığım anladım. Bu seneki gezmeleri hep Türkiye’ye yaparım o zaman.”
“Tabi öyle yapacaksın, eşek herif. Bak annen sevinçten ağlayacak neredeyse.”
“Aman ağlamasın, ağlarsa bir daha aramam sizi.”
Annesi aldı tekrar telefonu,
“Ağlamıyorum oğlum ağlamıyorum. Ara sen. Kuzum, mayısta mı geleceksin.”
“Öyle düşünüyorum anneciğim. Yarın bileti alınca tekrar arar haber veririm gününü.”
“Tamam yavrum.”
“Şimdilik iyi geceler ya da size hayırlı sabahlar anneciğim.”
“Sağ ol yavrum, babanı veriyorum tekrar, o da veda etsin.”
“Evladım iyi geceler.”
“İyi geceler babacığım, görüşmek üzere.”
Huzur hissetti Ertuğrul, eve gidecekti, sevinç şimdiden sarmıştı. Bundan sonra sevgiyi kendinden uzaklaştırmak yoktu, ne aile sevgisinden ne de bir kadının sevgisinden mahrum edecekti kendisini. İşten eve bir yürümeyle verilecek karar değildi ya bu, Amerika’ya taşındığı günden beri Gökçen’i arkasında bırakışı içini yiyordu. Bugün anne-babasını da kendinden gitgide uzaklaştırdığını fark etmesi taşırmıştı bardağı. Gökçen için geri dönmeyi gururuna yediremiyordu. O giderken Gökçen itiraz etmemişti, desteklemişti onu. Şimdi ailesini düşününce, Gökçen de birden aile oluvermişti sanki. Gökçen’le bir aile kurmak… Onu ilk gördüğü anı hatırladı, Faruk Hoca’nın yeğeni olduğunu öğrenince hem çok utandığını hem de hayatını birleştireceği kızın ancak Gökçen olabileceğini düşündüğünü hatırladı.

5 Haziran 2010 Cumartesi

24. Sır Ölüm

Habere tıkladı, söz konusu manken lise arkadaşının, bu olaylar gazetelere manşet olurken, birlikte anıldığı mankendi ve “sır ölüm” arkadaşının ölümüydü… Sır değildi aslında, intihar etmişti! Ertuğrul’un tadı kalmamıştı. Gökçen’in yazısından alacağı zevki zehirlemek istemedi, kapattı bilgisayarı, arabayı bırakıp yürümeye karar verdi. Hava bahar mevsimi için soğuk sayılırdı ve odası iyi ısındığından Ertuğrul yazlık giyinmeye başlamıştı. Yürüyünce terleyecekti ne de olsa, ceketini hiç giymese daha iyi. Yürürken düşünürdü. Arkadaşının ailesi ne haldedir acaba? Kim bilir belki onlar da haberi gazeteden okumuşlardır. Ne de olsa ailelerden koparmak en bilinen özelliği değil mi bu Hoca’nın! Arkadaşı saftı saf olmasına ama madem dinin birleştirdiği bir cemaatti bu, intiharın günah olduğu hiç gelmemiş midir mi aklına? Hem, hayattan bu kadar umut kesecek ne olabilirdi ki? Ertuğrul, Gökçen’in anlattığı hikâyeyi düşündü. Sevgisizlik, bu insanlar ailesiz ve sevgisiz bırakılıyorlardı.
Mankenle maceraları sızmıştı gazetelere. Kız, tarikatı kastederek “son anda kurtuldum” diye röportaj vermişti. Ertuğrul’un sıra arkadaşıyla arasında imam nikâhı kıyıldığını, cemaatin abuk sabuk isteklerini yerine getirmeyince dışlandığını, Hoca’nın felsefe diye anlattığı şeylerin hümanizme sığmayacağını toplantıda dile getirince de tamamen gözden çıkarıldığını ve imam nikâhlı kocasının, rızası olmadan kendisini boşadığını anlatmıştı. Ertuğrul, kızın uzun süre korumalarla gezdiğini hatırlıyordu çünkü yeni aldığı arabasının bir hafta sonra fren hidroliği boşalmıştı ve kız, kuzenine direksiyon çalıştırdığı için trafiğe kapalı bir alanda olmaları sayesinde kurtulmuştu.
Arkadaşının imam nikâhı ile evlenmesini aklı kesiyordu da, Hoca’nın insanlık dışı nasihatlerine itiraz eden bir kadını tek taraflı boşaması içini acıtmıştı Ertuğrul’un. Acımasız olmakla çıkmıştı demek ki bu yola. Ailesinden uzaklaştırılmış, sevgi diye bir şey bırakmamıştı hayatında. Sonunda kendisini de sevemeyip intihar etti belki ya da bu kadar kötü bir insan olamayıp, Hoca’sının gözüne girememe korkusu ile kıydı canına. Sevmeyi yasaklayan bir tarikat, Hoca’ya kayıtsız şartsız inanacak kadar onu saymayı nasıl öğütleyebiliyordu acaba? Sevgisiz saygı olur muydu ki? Sevgisiz saygıya güvenilir miydi ki?

27 Mayıs 2010 Perşembe

23-Geçmiş Olsun Doktor

Gökçen’den, daha ayrıntılı, üzücü hikâyeler dinlemişti bu tarikatla ilgili. Bir aile dostları da tarikatın üyesiydi ve artık ondan hiç haber alamıyorlardı. Sadece dostlarıyla değil, ailesi, kendi anne babasıyla bile bağını koparmıştı adam. Çok güzel bir evlilik yapmıştı, hemen çocuk sahibi olmuşlardı ve parmakla gösterilir bir mutlulukları, güzel bir aile yaşantıları vardı. Bu kadar örnek bir insanı başıboş bırakmazdı tarikatlar, cemaatler.
Doktor Tuğrul vicdanlı bir insandı. Muayenehanesinde geç saatte ücretsiz hasta kabul ederdi. Bunu öğrenen zengin bir hasta, bu saf insanın iyi bir av olacağını düşünmüş ve gidip Hocası ile konuşup icazet almış.
Adamın görevi Doktor Tuğrul’u tarikata kazandırmaktı. Bu vicdanlı ve eğitimli insan, din afyonuna da çok yakındı. İbadet etmezdi ama inançlı bir adamdı ve kültürel olarak dine çok saygılıydı. Tam Hoca’nın tarzı, ibadet etmeyen dindarlar. Adam doktoru, kendisi gibi eğitimli insanların felsefi toplantılarına davet edince, reddedemedi kibar doktor.
Doktor Tuğrul’un Bilmem ne Hoca tarikatı ile ilişkisi böyle başlamış. Hoca’nın büyüleyici hitabetinden etkilenmemek her baba yiğidin harcı değil, Doktor Tuğrul’a yardıma muhtaç hastalar göndereceğini söylemiş Hoca. Doktor elbette kabul etmiş bunu. Doktorun alışkanlığı olmasına, bu işi gönüllü yapmasına rağmen, tarikat öyle müteşekkir kalmış ki, o kadar çok hediye göndermiş ki yardımları karşısında, Doktor tüm toplantılara katılmak, havuza para yardımında bulunmak, mesleğiyle uzaktan yakından alakası olmayan hizmetlerde de bulunmak zorunda hissetmiş kendini. Sonunda tarikatın önde gelenlerinden sayılmış.
Tarikat üyelerinin eşe ihtiyacı yoktur. Tarikatın kadın hizmetçileri, kısa süreli imam nikâhı ile tarikatın erkeklerine eş olabilir kolayca. Hatta saygın üyeler istedikleri dört kadını seçerler, beşinci birine göz koydukları an eşlerinden birini boşayıverirler. Böylece doktorun evliliği çatırdadı. Hoca, Tuğrul’a, resmi nikâhtan kurtulmasını salık verdi. Tarikattaki avukatlardan biri -tarikatın avukatları her zaman en iyilerdendir- fazla nafaka ödemeyeceği ve çocuğun velayetini alabileceği şekilde yürütürdü davayı. Hoca’nın yapması gereken, dava bitmeden Tuğrul’u çocuktan soğutmaktı!
Resmi nikâh, imam nikâhını hiçe sayan bir uygulamaydı. Eğer bir insan, imam nikâhının üstüne resmi nikâh kıydırmışsa, imamın kıydığı nikâha inanmamış demekti. Hoca’nın yorumuna göre bu, imam nikâhının da hükmünü düşürürdü; resmi nikâh zinaya girerdi! Bu konuda cemaat hemfikirdi. Hoca’nın üzülerek sakladığı bir gerçek vardı ki, açıklamanın vakti gelmişti. Zina ile doğan çocuk, ömür billâh günahlarından arınamaz, anne babasını da her gün günaha sokardı. Ne de olsa günah meyvesi, anne baba her gün şefkatle öptükçe çocuğunu, meyveden bir ısırık alır gibi, her gün günahın tadına bakmış olur. Bu benzetmelerle Hoca, Tuğrul’un içine kurt düşürdü. Her ne kadar boşanıp zinadan kurtulacaksa da, evladı hep bir günah meyvesi olarak kalacaktı.
“Hocam, boşandıktan sonra eşimle bana bir imam nikâhı kıysanız. Evladımın ömür boyu günahkâr kalmasını kaldıramayacağım.”
“Geçmiş olsun Doktor. O evlat senin için bir kayıp, eski günahkâr günlerini hatırlatacak sana ömür boyu. Tövbesi yok bu işin.”
“Peki, ben bu çocuğu yanıma alacağım, onu sevip okşamadan nasıl duracağım?”
“Ne yaptın sen Doktor! Bir günah meyvesini sevip okşamayı kaldıracak mı için?”
“Hayır. Ama o benim evladım, evlat sevgisi ne olacak?”
“Dikkat et Doktor, kimseyi koşulsuz sevme. Ancak Yaradan’ı karşılıksız sevebiliriz.”
“Evlat da O’nun lütfu değil mi?”
“Doktor, bu ağaçlar kuşlar da O’nun lütfu, onları seviyor musun karşılıksız?”
Seviyordu aslında Tuğrul. Ağaçtan, kuştan, böcekten ne karşılık bekleyecekti ki, elbette karşılıksız sevmişti Yaradan’ın yarattığı her şeyi. Hiç tanımadığı insanları bile karşılıksız sevmişti ki, doktor olmuştu. Doktor olup insanları karşılıksız tedavi etmişti. Hizmetine karşılık beklemeyen adam, hiçbir duygusuna karşılık beklemez ki! Ama madem şirke girecek bu karşılıksız sevgiler, köreltir nefsini, sevmez artık hiçbir şeyi.
Neticede Doktor Tuğrul eşinden boşanmış. Çocuğu istememiş ama avukatı çok iyi olduğu için ve eşi de hem varlıklı hem eğitimli, iş güç sahibi olduğu için yüklü olmayan bir nafaka ile kurtulmuş.
Birkaç sene sonra Ankara’da tesadüf etmişler Gökçen ve babası, Doktor Tuğrul’a. O kibar insandan eser kalmamış, ne Gökçen’in ne babasının elini sıkmış adam. Tanımazlıktan gelecekmiş, başını eğip hızla yanlarından geçmiş de, kendine hiç yakışmayan sakalına rağmen Hulki Bey onu tanıyıp seslenince, dönüp konuşmak zorunda kalmış. Artık doktorluk yapmıyormuş, felsefe doktoru olmuş güya, insanların ruhlarını temizlediğini iddia ediyormuş. Gökçen’in midesi bulanmış bu ayaküstü konuşmadan, babasının ceket koluna tutunmuş, başını yana çevirip tek kulağıyla dinlemiş adamı. Babasının da keyfi kaçmış, adam geçip gittikten sonra yüzü gerilmiş, kendi kendine mırıldanmış bir süre, Gökçen’i duymamış. Akşam annesine anlattığını duymuş Gökçen, fısıltıyla konuşuyorlarmış ama Gökçen adamın bulaştığı tarikatın ne büyük bela olduğunu yakalamış yan odadaki konuşmalardan.

25 Mayıs 2010 Salı

22-Ev Gezmesi Değil Bu

Ertuğrul her sabah olduğu gibi bir sürü internet sayfası açıp çalışmaya başlamıştı. İlk sayfada makale arama motoru olurdu, sonrakinde elektronik posta bütün gün açık dururdu. Türkiye haberleri ile Gökçen’in yazılarını yayınladığı site iş yüküne göre üçüncü veya dördüncü sırada olurdu. Sonra da açtığı dört ana sayfadan gittiği başka bağlantılar. Yoğun bir gündü. Gökçen’in sayfası dördüncü sıradaydı ama üçüncü sıradaki Türkiye haberlerini bile okumaya vakit yoktu. Akşam çıkmadan önce Gökçen’in en son eklediği yazıyı ya da okumadıklarından en eski olanı okuyup çıkmayı düşünüyordu. Türkiye’den haberler kalsın bu seferlik.
Kendi yazısını bitirdi, kapattı. İnternet sayfaları sıra sıra önündeydi şimdi. Makale aramayı kapattı, yeni e-posta yok onu da kapattı, haberleri hiç okumadan kapatacaktı ki küçük başlıklardan biri anlamsızca cezp etti onu; “Ünlü Mankenin Eski Sevgilisinin Sır Ölümü”. Ünlü manken tanımazdı, hele ünlü mankenlerle takılacak adamla işi olmazdı, tam bunu düşünürken liseden sıra arkadaşı geldi aklına. Lise son sınıftayken görünüşüne gereğinden fazla önem vermeye başladığı için, soğumuştu Ertuğrul ondan. Sene sonuna doğru Ertuğrul, kendisinin önünden bile geçemeyeceğini düşündüğü villalarda, arkadaşının özel yemeklere katıldığını öğrenmişti. Düzgün bir aileden, çalışkan bir çocuktu, yakışıklıydı, saftı. Ertuğrul o zamanlar bilmiyordu bu kadar göze hitap eden, bol keseden ziyafetlerin verildiği ve hep güzel insanların gittiği toplantıların ne zararı vardı, sadece altında hoş bir şey olmadığını hissediyordu. “Kıskanıyor muyum acaba” şüphesiyle kendini öyle villalarda hayal ediyordu, grand tuvalet giyinmiş, öyle bir kılığı yoktu ki Ertuğrul’un, nerden bulsun takım elbise. Elini kolunu nereye koyacağını bilemez… Yine de bunlar değildi Ertuğrul’un orada olmak istememe sebebi. Arkadaşının hali tavrı değişmişti. Felsefe derslerinde uç fikirlerle çıkıyordu ortaya. Saflığının üstünde iğreti duran bir küstahlık yerleşiyordu hareketlerine, kimse fark etmese de, kaç yıllık sıra arkadaşı Ertuğrul görüyordu bunları. O villalarda acayip şeyler konuşulduğu belliydi.
“Annenler de geliyor mu?” diye sordu Ertuğrul, bir yandan “evet” cevabı almak istiyor, bir yandan da ailecek tuhaf insanlar olmalarından korkuyordu.
“Ev gezmesi değil bu, ciddi toplantılar yapılıyor, din ve felsefe konuşuyoruz, bilimden bahsediliyor, hayata dair aklına ne gelirse yani. Ama veliye ihtiyaç yok içerde, kişisel gelişim diye özetleyebilirim sana olan biteni.”
Ne olmuştu bu ana kuzusu çocuğa! Daha sonraki yıllarda iyice ayyuka çıkmıştı bu tuhaf insanlar grubu; bunlar Bilmemne Hoca’nın tarikatıydı.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

21-Aşık Olmak Hoştur, Sadık Olmak Başka



Demek değmezmiş. Demek Gökçen, Ertuğrul için, kariyerin önüne geçecek kadar kıymetli değilmiş. Bunca zamandır Türkiye’de başlayamadıkları ilişkilerine tam da Ertuğrul giderken, belki de sırf Ertuğrul gidiyor diye başlamak, hiç de akla yatkın olmazdı. Gökçen’e kalsa, akıl görevini yerine getirmiş, Ertuğrul’u Amerika’ya heveslendirmişti, yeter. Biraz da kalp konuşsun; başka akılların icatlarıyla iletişimin kolaylaştığını, sevgi emekse, biraz uykudan verilecek emekle dünyanın öbür ucundaki bir insanla da aşk yaşanabileceğini söylesin. Ama kalp kıyamaz Ert’e. Kendi uykusuz kalır da, Ert dayanamaz uykusuzluğa. Kendi hiç kapris yapmaz da, Ert’in aklı kalır, kıskanır burada yanında her gün peydah olacak erkekleri.
Gökçen burada başını kaldırıp da bakmaz artık bir erkeğe. Ertuğrul da gerçekten sevdiyse, seviyorsa, o da sadık kalacaktır Gökçen’e ve belki yıllar sonra geri döndüğünde birbirlerine itiraf ederler bunu...
Ertuğrul gittikten sonraki bir iki ay bu hayallerle geçti. Sonra Gökçen anladı ki, Ertuğrul emek harcamaya zahmet etmemiş. Ertuğrul, Gökçen’le, sırf aynı şehirde oldukları için vakit geçirmiş. Düşündükçe, her hafta sonu onu görmeye havuza gidişi geliyordu aklına. Ertuğrul, Gökçen’in nerede oturduğunu bile bilmezdi. Ertuğrul’a ithaf ettiği şarkı, ‘Başkadır Başka’. Ne de doğru bir seçimmiş, Ertuğrul Mecnun olmaya yanaşmamış, sadık olamayacak besbelli… Zaten yanık olmaya hiç gelemez Ertuğrul. Gökçen kendini o kadar kıymetsiz hissediyordu ki…
Bir gün gelecek, internetten bir davetiye alacak diye ödü kopuyordu. Ertuğrul orada birisiyle evlenmeye karar verecek de, kızla el ele fotoğraflarını gönderecek diye korkuyordu. Ertuğrul’un hafızasında kendi resmini canlı tutmak için önceleri sık sık mektup yazıp yeni fotoğraflardan gönderiyordu. Bazen sırf Ertuğrul’a göndermek için cuma akşam yemeklerinde poz veriyordu. Sonra bir gün eniştesinden öğrendi ki, Ertuğrul kendisine sunulan iki seçenekten, maddi getirisi yüksek olanı seçmiş. Mantıklı bir seçim gibi gelse de kulağa, üniversitenin bursu yerine şirketin sponsorluğunu kabul etmesi, vaktinin çoğunu şirkette geçirmesi demekti. Bu şirket, Türkiye’de üniversitelere birinci yetiştiren dershanelerle, özel okullarla aynı soydan geliyordu, cemaatindi işte! Ertuğrul göz göre göre cemaate hizmet ediyordu. Bu safça yapılmış bir seçim değildi, Amerika’da Türkiye’de olduklarından çok daha açık davrandıkları biliniyordu. Onlardan sadece yararlanıp, toplantılara bulaşmadan, hizmete girmeden, alacağını alıp memlekete dönmek mümkün değildir. Zaten memlekette de Ertuğrul’u karşılayacak olanlar belli! Demek, Orta Asya araştırmaları için Amerikan üniversitesinden verilen bursu, içimizden biri kullansın masalı düzmeceydi! Kimi suçlamalı? Ertuğrul’un saflığı mı... yok yok… bunun saflık olamayacağı aşikar ya. Belki de eniştesinin saflığıdır bu, Ertuğrul’u oraya güzel bir amaç için gönderdi ama o hemen farklı bir hizmete koştu.
Bir türlü bir ilişkiye başlayamamalarının sebebi de hizmetti belki. Peki o zaman niye ilgilenmişti bu adam kendisiyle? Nefsine mi hâkim olamadı? Acaba Ertuğrul’un dünyaya bakışında o noktayı tepetaklak edebilir miydi? O koskoca organizmayla baş edebilir miydi Gökçen? Ertuğrul, Gökçen için… Ertuğrul Gökçen için bugüne kadar neyinden vazgeçmiş ki cemaatinden vazgeçsin!
Peki Türkiye’deyken nasıl fark etmedi Gökçen bunu? Yoksa gerçekten Amerika’da mı düşmüştü bu tuzağa? İnançlı adamdır, orada iyice yalnız kalınca… Ah madem daha fazla yalnızlığa gelemeyecek, ne diye gitti? Zaten hiç hevesli değildi ki yurt dışı tecrübesine, nasıl çeldiler aklını? Daha burada kancayı takıp onu Amerika için heveslendirmiş olsalar… Eniştesi yer miydi ki bu numarayı?
Gökçen geceleri delirecek gibi oluyor, bir türlü uykuya dalamıyordu. Kendi değersizliğine mi üzülsün, Ertuğrul’un aptallığına mı, eniştesinin saflığına mı?
Hâlbuki tüm bu düşünceler, Gökçen’in saflığıydı. Ertuğrul’a sunulacak bu fırsattan Leyla’nın bile haberi vardı. Ertuğrul o seçimi yapsın diye hizmetçilerin tam ortasına gönderdiler onu! Gökçen mantığını kullanıp, bu adamdan vazgeçecekti. Hâlbuki Gökçen daha çok altıncı hissinin esiri; teyzesine olan kini büyüyor, Ertuğrul okur umuduyla internette sayfa sayfa hikâyeler yayınlıyor, dayısı görüyordur diye hep Ece’nin üstüne titriyor.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

20-Ben Amerika’ya Gidiyorum

Faruk, Leyla’nın haklı olduğunu görünce üzülmüştü. Üstelik Gökçen’in Ertuğrul’a ilgisi aşikârdı. Oturup konuştu karı-koca. Seneler önce Ferhat’a rol biçtikleri gibi, Ertuğrul için de bir kariyer planı yaptılar. Ferhat’ı koruyamadıkları gibi, Ertuğrul’dan da kurtulamayacaklardı aslında. Fakat kimseyi düşünmeden planlar yaparken, Leyla yenilgiyi kendine hiç kondurmazdı.
Gökçen’in âşık olmasını umursamaması bir yana, Aslı ve Hulki’nin böyle bir ilişkiyi onaylamalarına da ihtimal vermiyordu Leyla. Çekirdek aile içinde ister kriz yaratsın, ister anlayışla benimsensin, o kırık kolun yenine saygı duymuyordu Leyla.
Orta Asya çalışmaları konusunda Ertuğrul’un aklına Amerika’yı sokabilirlerdi. Doktora için Faruk daha güncel konulara yönlendirebilirdi çocuğu. Çok eskiden dava arkadaşlığı yaptıkları insanlardan Amerika’ya yerleşmiş olanlar vardı, onların yanına gönderebilirlerdi Ertuğrul’u.
Amerika’ya giden ister tarihçi olsun, ister işletmeci ister mühendis… Eğer meyilliyse Hoca Efendi’nin ekibi tarafında anında fark edilir ve cemaate alınırdı. Hatta kendi mesleklerinde tutunamayacak olanlar market zincirine sahip olabilirdi birkaç sene içinde. Ertuğrul işini en iyi şekilde yapacak kapasiteye sahipti. Yeter ki ona çekici gelecek bir konu bulunsun Amerika’da. Günümüz Orta Asya’sına tarihten bir bakış… Masterını da çöpe atmış olmaz böylece.
Bilmiyorlar ki, zaten Ertuğrul’u tavlamak zor olmayacak. Gökçen’den korkan Ertuğrul uzaklara gitmeye hazır. Amerika’da cemaate yakın birilerinin yanına gitmesi babasını da mutlu eder. Gökçen’le siyasi olarak sürtüştükçe dine daha çok sarıldı Ertuğrul. Cemaatin sohbetlerine daha çok katıldı, dünyanın her yerinde insanlarla bütünleşmeye, küreselleşmenin bu farklı açısına daha çok inandı.
Ve bir gün Gökçen’in karşısına,
“Ben Amerika’ya gidiyorum, biliyor musun?” diye çıktı.

26 Nisan 2010 Pazartesi

19-Ertuğrul

Ertuğrul; dindar bir ailede yetişmiş, Ankara’da yalnız yaşayan, Gökçen’e ilk görüşte âşık olmuş, onun yanındaki adamı görünce fikirlerine olan güveni sarsılmış ama anne babası sağ olsun, hayatta tutunacak dal Allah sevgisi aşılanmış, Orta Asya tarihi çalışan ama aslında Orta Asya’daki güncel durumlarla daha çok ilgilenen, hafta sonları tasavvuf sohbetleri arasında ebru dersi alan bir genç.
Babası onun Orta Asya’ya ilgisini hiç anlayamıyor ama asla karışmıyordu. Sosyal hayatını yönlendirirdi babası. Ertuğrul da kendine hitap edenleri seçerdi bu yönlendirmeler arasından. İnançlı ailelerin çocuklarına hem düzgün oturup kalkmayı öğretmek hem de en iyi üniversitelere girmelerini sağlamak için açılmış dershanelerden birinde gönüllü olarak ders versin istemişti babası, Ertuğrul seve seve kabul etmişti. Dershanedeki öğretmenlerin gönüllü çalıştığı bazı kermesler oluyordu, Ertuğrul da onlara katılsın istemişti babası, Ertuğrul razı gelmemişti. Ankara İlahiyat’tan emekli bir hocaya göndermişti babası, tanışsınlar diye, Ertuğrul adamı çok sevmiş ve ondan düzenli olarak ebru dersleri almaya başlamıştı.
Gökçen’i ne kadar sevse de, onun hayatından Hüseyin gibi bir adamın geçmiş olması çok aklını karıştırıyordu. Halbuki ne kadar sert fikirleri var Gökçen’in. Ertuğrul bazen karşısında ezildiğini hissediyordu, Gökçen ideolojiler üstü konuşurken. Başörtüsünden öcü gibi kaçan solculardan daha özgürlükçü, daha laik, milliyetçiliği kurt resimlerine indirgemiş ülkücülerden daha vatanperver ve tutucu konuşmalar yapıyordu. Sonra da gülüyordu kendine Gökçen, lafta iyiymiş de uygulamaya gelince onun da aklı karışıyormuş bazen. Ertuğrul içinden “Bilmez miyim!” derdi Gökçen böyle kendini eleştirdikçe.
“Gözde’yle konuştum bugün, ilginç bir olay anlattı.”
“Gözde kimdi?”
“O gün, Ece’ye doğum günü hediyesi bakarken bizimle gezen arkadaşım var ya!”
“Tamam hatırladım.”
“ODTÜ’de asistan hani…” Durdu Gökçen. Ert Hüseyin’i düşünmüş müdür? “… dün gözetmenliği varmış başka bir mühendislikte. Sınıfta şapkalı bir kız, sınav yönetmeliğine aykırı, çıkarttırmış tabii şapkayı. Kız şaşkın şaşkın bakmış Gözde’ye, sanki ilk kez birisi sınavda başını açtırıyormuş gibi. Sonra dersin hocası gelmiş, kızın yanına gidip ‘Niye açtın başını?’ diye sormuş. Kız da söylemiş tabii, ‘Asistan istedi’ diye. ‘Yok sen istediğin gibi kapa başını’ demiş hoca, Gözde’nin yanına gidip ‘Benim sınavlarımda kıyafet yönetmeliği yoktur, öğrencilerim özgürdür’ demiş.”
“Aferin! ODTÜ’de bir hoca bunu söyleyen?”
“Evet de…” Ert niye bu kadar hayranlıkla karşıladı bunu? Özgürlükse özgürlük, bu insanların niyetini hiç mi bilmiyor Ertuğrul? “… o kadar aferinlik ne var anlamadım?” Ertuğrul’un araya girmesine müsaade etmeden devam etti Gökçen. Hikâyenin ayrıntılarını dinlemeden karşıt fikir sunarsa, Ertuğrul’a da kızmaya başlayabilirdi. “Hoca gençmiş. Gözde sormuş kâğıtları toplamaya gelen asistana, yeni mi bu hoca filan diye. Evet aynen öyle, yeni gelmiş bölüme. Mastırını doktorasını hep Amerika’da yapmış. Muhtemelen gerçekten safça, özgürlük olarak bakıyor bu başörtüsü olayına. Düşünsene yurt dışında nasıl algılanıyoruz? Dikta rejimi var sanki ülkede, insanların kılık kıyafetine kısıtlama getiriliyor. Bu kadar basit görüyorlar!”
“Düşününce, bu kadar basit değil mi?”
“Olur mu öyle şey Ertuğrul! Ben din düşmanı bir insan değilim. Ben de isterim insanlar başörtüsüyle de okuyabilsin üniversitelerde. Ama bugün bu insanların olayları çarpıttığını, duygu sömürüsü yaptığını yeri geldi mi, hakları yenmediği halde yeniyormuş gibi davrandıklarını öğrenmedik mi? Üstelik bunları temsil ettiklerini iddia eden siyasiler ülkeyi neredeyse açık arttırmayla satacak! Adamların hayatta dinden başka manevi değerleri yok. Hatta onu da işlerine geldiği kadarıyla almışlar. Vatan toprağı kutsaldır, bayrak kutsaldır, şehitlik diye bir mertebe vardır hani vatan uğruna ölenler erişir, ama yok, adamlarda vatan mevhumu yok. O tek ve çok kıymetli olduğunu iddia ettikleri dini de pazarlamaktan geri durmuyorlar.”
“Gökçen adamların argümanını biliyorsun. Solcular laiklik kisvesi altında neredeyse dini yasakladıkça adamlar da darülharp olduğunu iddia ediyorlar.”
“Biliyorum ama bu bölücülük değil mi?”
“Solcuların yaptığı ne peki?”
“O da bölücülük! Üstelik insan haklarına aykırı; inanca veya giyime göre ayrımcılık yapmak.”
“Tamam işte, o zaman başörtülü kızların özgürlükleri kısıtlanmış oluyor.”
“Ama onların da niyetlerini çok temiz görmüyorum ben. Kol kırılır yen içinde kalır. Etrafımızda her daim akbabalar gezerken, ülkenin imajını zedelemek nasıl hoş görülebilir?”
Ertuğrul ve Gökçen’in asla fikir birliği edemeyeceği mevzulardı bunlar. Yeri geldi mi, benzer çerçevede tekrarlanır, tatlı tatlı bitirilirdi. Sözsüz bir anlaşma vardı sanki aralarında, hemfikir olamayacaklarını bildikleri konuyu çat diye kapattıkları bile olurdu, iki taraf da kurcalamazdı.

19 Nisan 2010 Pazartesi

18-Nasıl Bir Çocuk Bu Ertuğrul?

Gökçen zevk alınca sohbetten, uzun oturmuşlardı. Aslı ve Gökçen gittikten sonra Faruk yatmaya hazırlandı. Leyla masayı topladı, hala üzerini değiştirmemiş, iki dirhem bir çekirdek, oturdu açılmamış yatağa Faruk ayakta oyalanırken.
“Gökçen’in Ertuğrul’la böyle sık görüştüğünü sen biliyor muydun?”
“Gökçen benim öğrencilerimin hepsiyle görüşüyor. Bölüme sık sık geliyor, bana da uğruyor bazen, biliyorsun. Özel olarak Ertuğrul’la ne kadar görüştüğünü bilmiyorum.”
“Nasıl bir çocuk bu Ertuğrul?”
“Terbiyeli, çalışkan bir çocuk. Gökçen’in bahsettiği gibi ebruyla uğraşıyor, öyle tek yönlü bir çocuk değil.”
“Hacı hoca takımından olma ihtimali var mı?”
Faruk bıkkınlıkla baktı karısına. Ertuğrul’un adı geçtiği andan beri, Leyla’nın kafasındaki buymuş demek ki. Ertuğrul’un kim olduğunu hatırlamadığı da hikâye…
“Genç çocuk Leyla, hacı olsa hoca olsa kaç yazar.”
“Sen niye böyle şeylere dikkat etmiyorsun öğrenci alırken?”
“Açıkçası Leyla, benle çalışmak isteyen öğrenci sayısı az; böyle şeylere dikkat eden insanlar yüzünden. Çocukları bizim alandan soğutuyorlar. Ertuğrul inançlı, düzgün bir çocuk. Bir hainlik peşinde olduğunu zannetmiyorum.”
“Hulki hala dikkat ediyor öğrenci alırken.”
“Aferin ona. Milliyetçi olmayan adam zaten benimle çalışmaya dayanamaz, benim dikkat etmeme gerek yok, öğrenci dikkat etsin de seçsin hocasını.”
Leyla konunun dağılmasını istemiyordu,
“Sen şimdi bana şu Ertuğrul’un ne kadar dindar olduğunu söyle bakayım.”
“Yobaz bir hali yok ama bizim çocukların çoğundan daha dindar.” Bir an düşündü Faruk, Leyla haklı çıkarsa üzülecekti ama mantıklı düşününce bazı taşlar anca bu şekilde oturuyordu yerine. Ertuğrul’dan kimseye zarar geleceğini kesmiyordu aklı ama bu adamların oyunu da bu kadar zararsız görünmekle başlamıyor muydu. “Belki de dediğin gibidir, bilmiyorum. Ebru hocasını da bilmek lazım.”
“Bir soruştursana, madem Gökçen’in arkadaşı.”
“Bakarız.”

14 Nisan 2010 Çarşamba

17-Dünyanın En Güzel Çiçeği

Gökçen; annesine şoförlük yapması gerektiği için teyzesinin evinde, sohbetten sıkıldığını belli etmek için televizyonu açmış TRT 2 izlemekte. Zaman zaman yapay bir üslubu olsa da, programların içeriği hiç de sıkıcı değil, belki daha az dizi daha çok belgesel izlemeli. Leyla, Gökçen’e daha çay içip içmeyeceğini sordu. Herkes çaya doyduysa söndürecekti ocağı ki, Faruk’un anahtarı döndü kilitte. Leyla sokak kapısının önündeydi, kocasını karşılamış oldu.
“Hoş geldin! Ben de çayın altını kapatacaktım. Dem biraz eskidi ama doldurayım mı sana bir fincan?”
“Merhaba. Eh içeyim tabi, yanında börek de vardır.”
“Var var. Bak içerde kimler var.”
“Gördüm zaten arabayı,” Faruk salona uzattı başını “Hoş geldiniz.”
“Sen de hoş geldin ağabey.”
“Hoş geldin enişte” deyip yayıldığı koltukta toparlandı ve televizyonu kapatmaya yeltendi Gökçen. Fakat tam da o sırada ‘Ebruzen’ yazdığını gördü konuşan adamın adının altında. Daha büyük bir dikkatle izlemeye başladı televizyonu.
Faruk elini yüzünü yıkayıp salona geldi. Aslı’ya hal hatır sorarak çayını içti, börekle açlığını bastırdı.
“Gökçen sen ne yapıyorsun, televizyona kilitlenmişsin?”
“Enişte ebruyla ilgili bir program var. Şunların güzelliğine baksana.”

Faruk alçak sesle Aslı’ya,
“Ebru kim, deyip kızdırayım mı?”
Gökçen duydu, bir gülüş attı. Televizyondan sadece bir saniye ayırmıştı gözünü.
“Enişte senin…” sadece senin dese ayıp olacaktı “öğrencin Ertuğrul var ya.”
“Evet.”
“O da ebru yapıyor, biliyorsun değil mi?”
“Evet biliyorum.”
“Fakültede ona bir atölye açsanıza.”
“Var mıymış onun kendi atölyesi?”
“Hayır, hocasının atölyesine gidiyor her hafta sonu.”
“İyi, istiyorsa açsın ama kendi izin alsın benden.”
Gökçen ortalığı karıştıracağından korktu, televizyonu bırakıp eniştesine bakarak konuşmaya devam etti,
“Şaka yapıyorum enişte, onun öyle bir isteği yok. Benim aklıma geldi sadece. Zaten atölye açamaz çünkü boya ezmeyi bilmiyormuş beyefendi. Bilmiyor da değil aslında, üşeniyor. Gerçi hakkı var, çok zahmetli iş, burada da gösterdiler şimdi.” diye televizyonu işaret etti.
Leyla, Ertuğrul lafından sıkılmıştı. Gökçen’in gözleri parlıyordu bu çocuktan bahsederken ve hatırladığı kadarıyla Ertuğrul’u gözü tutmamıştı. Leyla’nın gözü kimseyi tutmazdı zaten, hele ki gençlerden. Gökçen’in sohbetine limon sıkması gerekiyordu,
“Kim bu Ertuğrul, ben hiç gördüm mü?” diye sordu Faruk’a.
“Orta Asya çalışıyor, gördün tabii. Gökçen’in boylarında, kumral, yeşil gözlü, yakışıklı bir çocuk.”
“Biraz kısa herhalde?
“Niye, ben kısa mıyım teyze?”
“Canım, kadın için normal bir boy da, bir erkek için kısa.”
“Neyse, Ertuğrul’un fiziği değil burada önemli olan, ebru sanatından bahsediyoruz.” diye her zamanki küstahlığını takında Gökçen, teyzesine karşı. Halbuki Ertuğrul’dan bahsetseler ne kadar memnun olurdu. Fiziğinden değil elbette -demek eniştesi de hemfikirdi Ert’in yakışıklılığı konusunda- Ert’in ne kadar kibar olduğunu da söylese ya eniştesi, konusunda ne kadar başarılı olduğunu, kıvrak bir espri anlayışı olduğunu… “Sabır işiymiş bu enişte. Ben hayatta yapamam. Bir de çok soyut, ben nasıl ifade edeyim kendimi ebruyla! Ama bakması çok hoşuma gidiyor.”
Aslı girdi söze,
“Somut şeyler de yapılıyor ebruda. Çiçek yapıyorlar, demin gösteriyordu işte, kuş yapmışlar.”
“Ama anne bu işin özü soyut. Benim gibi anlamayanlar için çıkarmışlar o çiçek motiflerini.”
Faruk,
“Olur mu canım öyle şey, çiçekli ebru özel bir teknik, ebru sanatının ruhuna uygun. Hatip ebrusundan yola çıkarak geliştiriliyor zaten çiçekli ebru.”
“Hatip, şu motiflerle bezenen ebru, değil mi?”
“Evet, motiflerle bezenen.”
“Ama o da somut sayılmaz enişte. Halbuki çiçek yapınca, resim çizmiş gibi oluyor. Tamam, tarihi var ama belki Necmettin Bey ilk kez çiçek yaptığında, ona itiraz etmişlerdir, ebrunun ruhunu bozuyor, diye. Bu arada fark ettiyseniz, çiçekli ebruyu ilk kimin yaptığını biliyorum.” dedi Gökçen zevkle.
“Aferin,” dedi annesi “nerden biliyorsun?”
“Ertuğrul söyledi.”
“Evet, çiçekli ebrunun bir adı da Necmettin ebrusu. Yalnız Gökçen’ciğim sen ebru sanatı ile icra edilmiş bir lale veya gül gördüğünde ona sadece çiçek gözüyle mi bakıyorsun?”
“Hayır çiçek değil ebru. Sen de enişte, Pablo Picasso gibi! Tabii ki, suyun üstünde kontrol etmesi zor boyalara çiçek şekli verildiğini görüp hayran oluyorum.”
“Yavrum gül nedir?”
“Dünyanın en güzel çiçeği.”
“Dünyanın en güzel insanını özdeşleştirmez miyiz biz gülle?”
“Peygamberimiz, doğru!”
“Boynunu bükmüş lale de tövbe etmeyi simgeler.”
“Anlaşıldı, soyut alemde daha kırk fırın ekmem yemem lazım. Ama söyledim zaten, anlamıyorum soyut resimleri.” Gökçen biraz düşündü, muzip bir fikir geldi aklına. “Ertuğrul da balık yapmayı denemiş ebruyla, Yunus Peygamberi mi düşünüyordu acaba o sırada?”
“Aman Ertuğrul…” dedi Leyla küçümsemek için, cümleyi tamamlayacak bir şey gelmedi aklına. Şimdi Gökçen’in bakışları küçümsüyordu onu. Belli ki teyzesi Ertuğrul’un kıymetini fark etmiş, aklı sıra Gökçen’i ondan soğutacaktı. Hala böyle şeylere gücünün yeteceğini zannetmesi komik geliyordu Gökçen’e.

22 Mart 2010 Pazartesi

16-Kin

On iki saat sonra akla gelecek herkes hastahanedeydi, Leyla park yerinde bekliyordu. Teyzesinin kindarlığı Gökçen’in tüylerini diken diken ediyordu.
Leyla, cenazede de hep geride durdu. Canan’a başsağlığı diledi ama daha sonra hiç konuşmadı onunla. Aslı kadar olmasa da Ece’yle ilgilendi ama Canan’la konuşan hep Faruk oldu.
Nurullah Bey de kaldıramadı kızının bu kindarlığını. Kalp hastası adamcağıza, evlat acısı görmeden göçmek nasip olmadı. Leyla’nın, kardeşinin ölümünü nasıl da soğuk karşıladığını görüp biraz daha üzülmesi gerekti. Buna üzülürken, düşünmedi de değil; ya her acıyı içine atmaktan, sonunda Leyla da ağır bir hastalığa yakalanırsa! Böyle kuruntuları içinde büyüte büyüte, oğlundan dört ay sonra Nurullah Bey de vefat etti.
Gökçen içten içe, her iki ölümden de teyzesini sorumlu tuttu. Dayısının ölümüne tam bağlayamıyordu da, dedesinin ölümünde Teyze’sinin sevgisizliğinin etkili olduğundan emindi.

15 Mart 2010 Pazartesi

15-Beyaz Bir Kuştu O, Siyaha Uçtu

Ferhat masasının üstünde, rahatsız edecek kadar beyaz bir zarf buldu. Yavaşça, endişeyle açtı. Bir yıldır gelmiyordu bu beyaz zarflar. En son belge yok etme işini bile bile becerememişti. O günden sonra kendisini gözden çıkardıklarını düşünmüş, seneler sonra bir sürpriz gibi, özgürlüğüne kavuşmuştu.
Ferhat belgelere kıyamayınca, yukarısı o belgelerin peşindeki adama kıymıştı, gene bir işe yaramamıştı Ferhat’ın ihaneti. Ama seneler sonra nihayet kendine ihanet etmiyordu. Yine de, o belgelerin varlığını birinin kulağına kar suyu gibi kaçırsa, o adamın da hayatını tehlikeye sokuyor demektir. Kendi düşse peşlerine, canından olsa mühim değil de ya ailesine bir zarar gelirse! Ferhat bir yandan bir sırrı bilmenin tedirginliğinde, bir yandan artık boyun eğmek zorunda kalmamanın huzurunda.
Gökçen uyandırmıştı onu uykudan. “Büyüyüp maşa olacağıma, küçük kalır paşa olurum.” Böyle duvar yazıları yumurtlarken Gökçen, bilmiyordu dayısının küçük kalmış bir maşa olduğunu. Gökçen, dayısının okuyup öğrenerek, düşünerek, görerek, bilinçli bir şekilde solu seçtiğine canı gönülden inanıyor, onunla hep de ortak bir paydada buluşuyordu, nasıl oluyorsa. Zaten dayısına olan hayranlığından dolayı, anne babasında, teyze ve eniştesinde olan solculara karşı önyargı Gökçen’de hiç olmadı.
Ferhat ise artık bu kadar yükü taşıyamıyordu. Bir kızı vardı, gül gibi bir karısı. Yetmez miydi bu kadar devlet hizmeti. Hem, sorgulamaya başladıkça -sorgulamak için çok geç kaldığını görüyor önce- kendisinden istenenlerin her zaman devletin çıkarına olamayacağını, devletin de üstünde bir elden emir aldıklarını hissediyordu. O yüzden beceriksizliği, kovulmuş, gözden çıkarılmış olmayı göze aldı ve o son görevi yapamadı işte. Bir yıl sonra bu zarf neden geldi? Bir yemek davetiyesi. İki üç senede bir olurdu büyük yemekler. Demek ki onu hala gözden çıkarmamışlar, sadece son bir senedir verecek görev yokmuş. Hâlbuki nasıl da çalkalanmakta ülke. Bir iş var bu işin içinde. Kızağa mı aldılar, yakında geri mi alacaklar üç günlük özgürlüğünü?
Yemek bir ay sonraydı. Ferhat isteksizce gitti. Gece yarısından önce eve döndü, uyuyan Ece’yi yumuşacık öptü, Ece uyanmadı. Ece, sabaha karşı eve apar topar giren sağlık görevlilerinin sesine uyandı. Ne olduğunu anlamadan ağlamaya başladı. Annesinin de ağladığını duyuyordu, ama yanına koşan karşı komşuydu. Gürültü bitti, sokak kapısı kapandı, komşu teyze onu sımsıkı kucaklayıp tekrar uyutmaya çalıştı.

10 Mart 2010 Çarşamba

14-Köstebek

Ferhat rolünü çok iyi oynamıştı. Leyla onu bir gün defterden sildi ve bir daha hayatı boyunca Ferhat’la konuşmadı. Aslı o kadar sağlam duramadı kardeşinin karşısında. Hele ki ihtilâlden sonra çoluk çocuğa karışınca aile bağlarına daha bir duygusal yaklaşır oldu. Ne kardeş kavgası sürdürmek istedi, ne kızını dayısından mahrum etmek ne de sevgili küçük kardeşini yeğen sevgisinden mahrum etmek istedi. Şartlar elverdiğince, bazen Leyla’dan gizli de olsa, Ferhat’la görüşmeye devam etti Aslı.
Ferhat devrimcilerin dikkatini çekmek için “İçerden Yükselen İtirazlar” başlığı altında topladığı yazılarını fakslamıştı sol dergilerden mütevazı bir tanesine. Bir süre sonra da gidip tanışmıştı dergiyi çıkaran grupla. Evet, Ferhat’ın peşinde bir takım adamlar vardı ama kendini eve kapatamazdı ya; Ferhat cesurdu. Evet, onlar da ülkeye hizmet etmek istiyorlardı ama pek yanlış bir yol seçmişlerdi; Ferhat doğru yolu bulmuştu. Böyle böyle sempati kazandı, içlerinde yükseldi ve sol örgüt içindeki en önemli köstebek olduğuna inandı kendisi. Bir süre yurt dışında saklanması da gerekti.
Ortalık süt liman olunca geri geldi. Evlendi, çocuğu oldu. Gökçen ve Ece büyük bir aile olabilmenin tadını alacaklardı hafta sonları bir araya geldiklerinde. Hâlbuki memlekette durum hiçbir zaman çok sakin değildi.

26 Şubat 2010 Cuma

13-Geçmişimi Değiştirmeye Değer

Onca dava arkadaşı Gökçen’in kadınlığını fark etmezken Ertuğrul neden sevmişti ki onu bu kadar? Şimdi Gökçen’in fark edilmemekten gelen rahatlığından yararlanıyordu, telefonda “görüşelim” diyordu Gökçen ve bu kez Ertuğrul’un ne bahanesi vardı ne de bahane uydurma isteği, pazartesi akşamına sözleştiler. Hafta sonu dururken, pazartesi akşamı.

Gökçen gene kendini tutamamış, sabahtan arayıp teyit ettirmişti akşamki randevuyu. Sonra da kendine kızmıştı, her ne kadar bir erkeği peşinde koşturma oyunlarından hoşlanmasa da, erkeklerin bunu tercih ettiğini duymuştu.

Gökçen’in endişelerine rağmen yemek çok güzel geçiyordu. İlk tanıştıkları gün Ertuğrul’un çekingenliğini hatırlayıp hatırlayıp gülüyordu Gökçen. Bir sefer gülüşünü tutamayıp Ertuğrul’a itiraf etmek zorunda da kaldı.

“Beni seninle tanıştırırken “Faruk Hoca’nın yeğenidir” demişlerdi de sen “Faruk Hekimgöz Hoca mı?” dedin ama ben hemen “Hayır, o benim eniştem” diyeceğim ya, sanki soyadını yanlış söylemişsin gibi olmuştu, kendinden şüphe etmiştin bir an. “Ben Hocamın soyadını yanlış mı biliyorum acaba?” diye düşündün mü düşünmedin mi, itiraf et.”

“Elbette ki öyle bir şey zannetmedim, sadece başka bir Faruk Hoca mı var diye düşünmüştüm… Bir an… kısa bir an. Sonra senin Türkçenin zayıf olduğunu anladım.”

“Zayıfmış! Aşk olsun, bu kadar moral bozucu konuşamazdın.”

“E canım Hoca’nın soyadı sorusuna akrabalık derecenle karşılık verirsen, Fransız olduğunu düşünürüm.”

“Tamam tamam… Uzatma… Ben de biraz şaşkınlık etmişim, kabul.”

Nedendi acaba bu şaşkınlık; bunu Gökçen sorguladı kafasında, Ertuğrul öylesine kurulmuş bir cümle zannetti. Gökçen’in romantik tarafı, farkına varılmamış bir ilk görüşte aşka yordu, Ertuğrul Gökçen’in espri anlayışını kavramaya başladığını düşündü.

“Tarihçi olmanla alakası var mı ebruya ilginin?”

“İslam Tarihi ya da Sanat Tarihi çalışmıyorum ki.”

“Ne ukalasın sen. Sadece merak ettim, lisans zamanı ilgi duymuşsundur belki. Şimdi de diyeceksin, öyle olsa neden Orta Asya’ya yöneleyim.”

“ Hayır, daha çok estetik duygumla alakalı. Daha bir yıl oldu ebruya başlayalı. Aslında ebrunun tarihi Asya’ya, Çin’e dayanır derler. İlahiyat okumaya gerek yok belki mesleki olarak eğilmek için. Ama dediğim gibi, tamamen görsel bir zevk benimki.”

“Bir de tabii benim sorduğum şeye itiraz etme zevki var.”

“Ah elbette, geçmişimi değiştirmeye değer.”

Geçmişi değiştirmek keşke mümkün olsa; Hüseyin’i silmek geçmişten.

“Hiç hevesin yok mu yurt dışına?”

“Hayır. Hatta kariyerim için gitsem iyi olur ama memleketten ayrılmayı hiç istemiyorum. Annemlerden ayrı olmak yeterince yoruyor zaten. Hani sizler de olmasanız, arkadaşlarım, zerre kadar tadı olmaz yaptığım işlerin.”

“Ben yurt dışında bir süre yaşamak isterdim. Ama öyle öğrenci hayatı değil, biraz lüks bir hayat. Orhan Veli’nin şiiri güzel ifade ediyor aslında benim hayalimi;

İsterim benim de acaip isimleri
Hiç duyulmamış zenci arkadaşlarım olsun

diye başlar, ‘Hoy Lu Lu’ şiiri, biliyor musun?”

“Hayır.”

Ve bir gün ansızın bir tanesine
Rast gelmek isterim
Paris'te...

diye bitirir. İşte ben de ilk kez gittiğim bir ülkede metro istasyonunu ararken başka dilde konuşan bir arkadaşıma rastlamak isterim, bol bol gezeceğim bir işim olsun isterim.”

“Muhabirlik yapabilirsin.”

“Ama benim sanat yönüm daha baskın hem Gazetecilikte okuyan arkadaşların mesleğine göz dikmem hoş olmaz.”

“Herkes eğitiminin hakkını versin diyorsun.”

“Saygısızlık olur başka türlüsü.”

“Bu arada şiirin adı neden Hoy Lu Lu?”

“Adı duyulmadık zenci arkadaşın söylediği şarkı Hoy Lu Lu’ymuş.”

Aynı dili konuşmanın zevkini tadıyordu Gökçen. Ertuğrul, ilgi duyduğu ilk erkek değildi. Film ya da müzik zevklerinin uyuştuğu ilk erkek de değildi. “Yıllardır birbirlerini tanıyormuşçasına” romantizmi için yaşları biraz büyüktü. Gökçen birkaç senedir gurbet çekmiş de bugün memleketine kavuşmuş gibiydi Ertuğrul’un yanında. Uzak kalmanın yarattığı bir miktar yabancılık ama çocukluktan kalma tatlar… ve dünyaya yan yana pencerelerden bakan iki insan olarak hayal etti Gökçen kendilerini; o lokantanın, iki duvarı da camlı köşesindeki masada yedikleri yemeğe, sokaktan geçenlerin gözüyle bakınca.

19 Şubat 2010 Cuma

12-Saklanmaya Çalışmasan Bu Kadar Dikkat Çekmezdin

Ertuğrul, Gökçen’in uzun süredir Hüseyin’den bahsetmediğini fark ediyordu. Ayrılmış olmalarını diliyor ama bir yandan kendini arkadaş bilen bir genç kızın ciddiye giden ilişkisine kast ettiği için kendinden utanıyor, en sonunda da pek ihtimal vermiyordu zaten ayrılacaklarına. Sık sık kavga bile etseler onları bir arada tutacak güçlü bir aşkın varlığına inanmaya çalışırken Ertuğrul, canı acıyor, Gökçen’i düşünmeyi tamamen bırakıyor ama sonra ya telefonla ya internetle taciz ediliyordu Gökçen tarafından. Arkadaşlıkları hızlıca öyle bir noktaya gelmişti ki, Ertuğrul için Gökçen’in kimin kızı ya da yeğeni olduğu önemini yitirmiş, aralarında çekingenlik kalmamıştı.
Gökçen’in solcu bir adamla beraber olmasının sebebini daha rahat anlayabiliyordu artık Ertuğrul. Birincisi; Ertuğrul’un, Gökçen’in ailesinden kaynaklanan endişeleri, kendi gruplarında herkeste hâsıl olurdu. İkinci sebep de buna bağlı olabilirdi; ailesinin üniversitenin edebiyat ve tarih camiası ile bu kadar içli dışlı olması Gökçen’i, o ortamda feminenliğini mümkün mertebe gizlemeye zorluyordu. Ne Gökçen herhangi birine cilve yapabilir, ne de biri Gökçen’e flört niyetiyle yaklaşabilirdi. Faruk Hoca’dan başlayan bir zincir ile Gökçen’in babasına haber uçtu mu, ya kırk katır ya kırk satır… Dillendirilmemiş bir hayat gerçeği gibi enselerinde duruverirdi bu sert baba hayali. Bir üçüncü sebepse; Gökçen’in feministliğini bu muhafazakâr çevreden bir erkeğin taşıyamayacak olması idi.
Kendini cinsiyetsiz olarak kabul ettirmişti Gökçen, o yüzden kız arkadaşlarıyla baş başa görüşmesi kadar doğal, pek çok erkekle de baş başa yemeğe çıkar, kahve içer, memleketi kurtarır veya edebiyat konuşurdu. Babası bunu bilmiyor muydu yoksa pek çok Türk babası gibi bilmezlikten mi geliyordu, Gökçen henüz tam olarak kestirememişti.
Ama bir gün, en beklenmedik mekânda edebiyat ve tarih çevrelerince tanınmayan bir erkekle bile yakalansa, bunun babasının kulağına gitmeyeceğini tecrübe etmişti. Hüseyin’le tanışmalarına vesile olmadan çok önceki ODTÜ günlerinden biriydi. Merkezi bir kantinde, ilerde gazetelere kültür sanat köşesi hazırlayacak bir Uluslararası öğrencisi ile çay içerken, astigmatının tanıdık kıldığı yabancı bir yüz olmasını dilediği biriyle göz göze geldi ve eğilip karşısında oturan adamın arkasına gizlenmek istedi. Seçtiği meslek kendisi için ne kadar yanlışsa, arkadaşlığı da Gökçen için o kadar yanlış olan adam espri olsun diye yan sandalyeye kaydı, Gökçen onu takip etti ve kahkahalarla bir o sandalyeye bir bu sandalyeye atlayarak dikkat çekici bir oyun oynamış oldular kalabalık kantinde.
“Yapma lütfen, beni görmemesi gereken birisi var karşıda!” dedi Gökçen ama aldığı cevap da mantıksız sayılmazdı
“Saklanmaya çalışmasan bu kadar dikkat çekmezdin!”
Uzak masadan onlara gülen “ağabey” ile sonraki hafta babasının odasında karşılaştıklarında eskiye nazaran daha sevecen bir “Hoş geldin Gökçen!” işitti, ne bir ima ne bir kaş göz… Bu, kendinsin çevreye vermiş olduğu bir güvenden mi kaynaklanıyordu, o insanların nazik ketumluğundan mı bilinmez ama; o günden sonra, kötü bir niyet içermediği sürece, gizli saklı iş yapmaktansa, dürüst olmanın vereceği özgüvenle, arkasında durabileceği her şeyi yapmaya karar verdi Gökçen. Bunun vicdanı da daha rahat bıraktığını gördü daha sonra.

17 Şubat 2010 Çarşamba

11-Tiyatrocu Olacaksın

“Ferhat, şimdi dinleyeceklerin ömür boyu sır olarak kalacak! Bu odadan dışarı çıkarmayı düşünürsen bu konuşulanları, o düşünceden önce, yemin ediyorum, canın çıkar bedeninden.”
“Ağabey şu güne kadar sır saklamaktan daha iyi yaptığım bir şey gördün mü? Slogan mlogan hazırlardık, aldınız o meziyetimizi elimizden.”
“Slogan işi değil bu aslanım, çok ince iş; devlet işi!”
“Buyur ağabey, devlete karşı vazifemiz neyse yapalım.”
“Ferhat! İstihbarat uzun süredir seni gözlüyor. Anlatacağım devlet görevi için sen, biçilmiş kaftansın.”
Ferhat heyecanlanacak oldu ama Mehmet’in ona gerçek bir devlet görevinden bahsedebileceğine ihtimal vermedi, kendine güldü bu heyecanından dolayı. Hâlbuki Mehmet anlattıkça, karşısındakinin gerçekten devlet olduğunu fark edecekti.
“Hani zamanında demiştin ya bana, tiyatro okusam daha iyi, tiyatrocu olacaksın aslanım. Bu sana hakaret gibi gelebilir ama, bundan sonra bir solcuyu hatta bir komünisti oynayacaksın.”
Ferhat duyduklarını doğru değerlendiremediğini düşündü. Mehmet hangi sıfatla ona yeni bir rol biçiyordu ki?
“Solcuların arasına girip yükseleceksin. Kaleyi içten fethedeceğiz!”
Ferhat’ın aklına yatmaya başlıyordu bu yeni rol ama geçmişini herkes bilmiyor muydu?
“Tabii senin, bizim aramızdaki geçmişin korkutuyordur şimdi gözünü. Korkma, rolü iyi yazdık.”
‘Yazdık’? ‘Kim kim yazdınız ağabey?’ demedi Ferhat.
“Ben sana boşuna mı söyledim komünist kitapları okumanı. Ablanla kavga edeceksin. Bak, ablan bile inanacak senin solcu olduğuna, davaya ihanet ettiğine, tamam mı?”
Tamamdı da, her şey bu kadar hızlı anlatılmazdı ki.
“Okuduğun solcu kitaplardan etkilendiğin için davadan döneceksin, ablanla kavga edeceksin. Sonra da eski ülkücü arkadaşlarının seni vurmasından korkup komünistlere sığınacaksın. Onların sempatisini kazanacaksın. Fikirleri tartışacaksınız, aralarında sivrileceksin, çok güçlü bir hitabetin var senin, hepsi ağzının içine bakacak. Komünist lideri olacaksın oğlum.”
Ferhat’ın aklı almıyordu. Sormaya hakkı olduğunu fark etti,
“Neden?”
“Ne nedeni oğlum? Harika bir plan değil mi bu?”
“Değil ağabey çünkü amacını göremiyorum.”
“Bak aslanım, bunlar terörist. Ülküdaşlarımızı öldürecekler. Hâlbuki senin gibi pırlantalar olsa bunları örgütleyen, yerimizi bulamazlar, bulsalar da bir halt beceremezler. Sen görevini layığıyla yerine getirirsin, bilirim ama sırf görev aşkına da dava arkadaşlarının vurulmasına göz yumamazsın. Sen bu heriflere öyle eylemler planlayacaksın ki, mümkün olduğunca az ülkücünün canı yanacak, bir yandan da bilgi sızdıracaksın bize.”
Şimdi biraz daha mantıklı görünmeye başlamıştı plan, bu ‘biz’ kimdi? Ablasıyla kavga etmeden yürümez miydi plan?
Yürümezdi. Mehmet aileleri parçalayacaktı. Gerçekten de hiçbir ülkücüye silah doğrultamayacak şekilde yetiştirilmiş adamları ülkücülerin karşısına koyacaktı, solcuların silahlı eylemleri de zamanla azalmış olacaktı.
“Solcular da pek beceriksiz olacak, desene ağabey” diye bir espriyle ima etti planın aklına yattığını.
Mehmet güldü, el ense çekti Ferhat’a.

11 Şubat 2010 Perşembe

10-Ben Sözümü Tutamayacağım

“Ne diyorsun Hüseyin? Bir mantığı var mıydı şu kurduğun cümlenin?”
“Sen çok mantıklısın ya!”
“Tamam Hüseyin tamam, iyice çocuklaştın… ikimiz de çocuklaştık. Susalım artık.”
“Neden susacakmışız efendim? Ne güzel konuşuyoruz işte.”
“Hüseyin, güzel filan konuşmuyoruz, lütfen. Sonra devam ederiz kaldığımız yerden, söz.” deyip güldü Gökçen, bir kez daha ortamı yumuşatma umuduyla.
“Sen değil miydin, kavgayı pişirip pişirip tekrar ortaya sürmeyelim, diyen? Ne oldu şimdi, duralım sonra devam edelim? Hayır efendim, burada bu kavgayı bitirelim işte…”
“Hüseyin yeter! Ne olur sus! Ne desem üzerime saldırıyorsun! Şimdi bitirelim desem, “uzatma”; sonra devam edelim desem “temcit pilavı” ya da “hani sen… hani sen..?” diye saldırıyorsun. Saldırıyorsun da saldırıyorsun. Hiçbir şeyimi kabullenemiyorsun sen! Bir sağcının sanat ödülü almasına da yüreğin razı gelmedi, o yüzden bilinçaltın amcana verdiği sözü tuttu. Yoksa sen benim ömür boyu yol arkadaşım olmaya söz vermeyecek miydin? Nasıl olacak? Amcanın sözü benimkinden kıymetliyse… git amcanla evlen diyeceğim.”
“Saçma sapan konuşma Gökçen!”
Gökçen’in sesi gene yumuşadı,
“Evet, tamam, biliyorum. Abarttım, komik oldu…”
“Gökçen bir tutturmuşsun komik komik…! Komik olmaya çalıştıkça daha sinir bozucu oluyorsun…”
“Daha?”
Hüseyin gene Türkçesinin azizliğine uğramış, düşüncesinin anlamını verememişti.
“Yani sinir bozucu oluyorsun. Tamam neyse, uzatmayalım.”
“Hüseyin inanılmaz bir şeysin! Kendin pot kırıp altından kalkamayacağın laf edince hemen uzatmayalım nakaratı başladı.”
“Benim altından kalkamayacağım laf yok canım, sen ayrıntılara takılıyorsun, en ufak vurguyu kelimeyi alıp büyüttükçe büyütüyorsun.”
“Bunlar dilin incelikleri, konuşmayı iletişim haline getiren unsurlar. Üstelik ben bir edebiyatçıyım. Benim işim bu.”
“İşinle aşkını karıştırma o zaman.” deyip güldü Hüseyin, Gökçen de komik olmaya çalıştığı için kavganın bittiğini zannetmişti. Halbuki Gökçen’in komik değil sinir bozucu olması yeni bir kavga konusuydu.
Gökçen umutsuz bir nefes savurdu, gözlerini kaparcasına kıstı. Beyninden akan cümle çok önemliydi. Kalbine sordu, o da aynı fikirde mi? Evet. Bu saatten sonra ötesini içi kaldırmazdı, öyle hissetti. Ertuğrul’u düşündü bir an, ona kavuşabileceğini. Bu duygu bile yeterliydi ahlaksızlığını özetlemek için. Ahlaksız hissetti kendini Gökçen, aldatmış hissetti. Bir tek cümlelik bahane miymiş bir süredir beklediği, yoksa verilmiş bir sözün tutulmaması, ailesi ve arkadaşları ile ilgili iğneli laflar, mesleğinin ciddiye alınmaması, Hüseyin’in yanında hiçbir zaman kendisi olamaması… Son cümle bardağı taşıran bir damlaydı belki ama bardak taşacaksa şimdi taşsın, bu aldatmaca uzayıp da çirkinleşmesin. İçinden gelen cümleyi kurması yeterli olmalı,
“Ben artık bir aşkım olduğunu düşünmüyorum.”
“Ne demek istiyorsun Gökçen?”
“Artık sana âşık değilim.”
“Ama sevgi var aramızda, bağlılık var, saygı… söz verdik biz birbirimize.”
“Ben sözümü tutamayacağım, kusura bakma. Saygımı yitirdim çünkü.”
“Bir hikaye dosyası yüzünden mi…”
Gökçen kesti,
“Hikaye dosyası bahane Hüseyin, sen bana verdiğin sözü tuttun mu ki ben sözümde durayım! İstemiyorum artık.”
“Neyi istemiyorsun?”
“Seninle bir şeyler paylaşmak istemiyorum artık.”
“Yapma Gökçen… daha önce de çok kavga ettik seninle. Artık olgunlaştık, her tatsızlıkta ayrılık konuşması yapılmaz ki güzelim…” derken Gökçen başını kaldırıp Hüseyin’in gözlerine dikti parlak gözlerini. Bu sefer öfkeden parlıyordu, Hüseyin anladı. Her şeyin bittiğini o bakışta anladı. Hayatında ilk kez gördüğü ama ders kitaplarında her sene tekrar tekrar öğretilmişçesine iyi bildiğini hissettiği bir bakıştı o; Hüseyin Gökçen için bir şey ifade etmemekteydi, seneleri boşa geçmiş denilebilir miydi? Kabul edilemeyen bir gerçek gibi parlıyordu Gökçen’in olgunlaşmış, sakinleşmiş öfkesi. Sonu değiştirilsin istenen bir film gibi özet geçiyordu son iki seneleri, bir yandan da bile bile lades gibi mi yaşamışlardı acaba bu ilişkiyi, bunu da düşünüyordu Hüseyin. Bu kadını ezberlemişti Hüseyin, şimdi nasıl çalışsın başka kadına. Fen-Edebiyat’ın kantini Hüseyin’in hoşuna gitmeye başlamıştı, bir daha gidemeyecek miydi oraya? ODTÜ’de nasıl da kurumla koluna takardı sevdiğini -sevdiği miydi hala o kadın- artık boynu bükük mü gezecekti? Peki sadece bunlar mıydı ayrılmayı istememe sebebi? Ayrılmayı istemiyor muydu? Neden sinirlenmedi, ağlayacak olmadı, tükendi mi bu ilişki? “Tükenmek” Gökçen’in çok kullandığı bir kelime. Gökçen’i bu kadar iyi tanırken Gökçen tükenmiş miydi? Gökçen bundan sonra çok değişir miydi? Seneler sonra karşılaşsalar, Gökçen’in okula başladığında kendi çapında yazmış olduğu hikayelerdeki gibi, Gökçen’in her adımını önceden tahmin eder miydi? Gökçen’in hikayelerini bu kadar dikkatli okuduğunu kendisi bile fark etmemişti. Gökçen şimdi utanıyor o hikayelerden, çocukça ve fazla romantik buluyor. Gökçen değişecek, kendisi de değişecek… O hikayeler çocukça ve romantik hayaller olarak kalacak, birbirlerini hiç tanımamış gibi yabancılayacaklar seneler sonra karşılaştıklarında.
Gözlerini kaçırdı Hüseyin,
“Tamam, bitsin o zaman.”
Bitti. İkisi de pek ağlamadı. Hüzünlü bir iki damla, olgunca bitti ilişkileri, çocukça bir kavganın bahanesiyle.

3 Şubat 2010 Çarşamba

9-Senin Bu Devlete Büyük Hizmetlerin Dokunacak

Ablasının da Faruk’la söz birliği etmesi, Ferhat’ı zorla toplantılara sokması ama hareketlerden uzak tutması Ferhat’ın özgüvenini sarsıyordu. Okulu kırmaya başlamıştı. İstediklerini yapmasına izin vermedikleri için ailesine yalan söyleme hakkı olduğunu düşünüyordu. Birkaç korsan afiş daha astılar arkadaşlarıyla, sonra bir gün Mehmet Ağabey toplantıya çağırdı hepsini. Toplantı dediği, çay simitti.
“Aramızda kalsın, çok beğeniyorum aslanlar sizin bu korsan işlerinizi.” Ferhat’a göz kırptı Mehmet, “Aman abla ağabey duymasın, benim de sizi böyle yönlendirmem yanlış aslında ama yalan söylemeyi beceremem ki, gururumu okşanıyor siz böyle komünistlerin sokaklarına bizim sloganları yazdıkça.”
Böyle böyle, gizliden onları desteklemeye, para ve malzeme yardımı yapmaya, bazen de onları arabayla getirip götürmeye başlamıştı Mehmet. Sonra bir gün o da Ferhat’ı bir köşeye çekti;
“Bak aslanım, sen artık daha entelektüel bir seviyeye geçsen.”
“Ne diyorsun ağabey sen de, Faruk Ağabey gibi?”
“Faruk haklı aslında. Sen çok kıymetli, bir ailenin evladısın. Ortam gitgide kötülüyor. Babanın hayal ettiği gibi tıp fakültesine girsen?”
“Yok ağabey, tıpla ne işim olur benim. Büyük ablam tarihçi, küçük ablam edebiyat öğretmeni olacak. Ben de en fazla gazetecilik okurum okuyacaksam, ben niye fenci oluyormuşum!”
“Öyle olsun aslanım, gazetecilik olsun. Çok yakışır sana da. Ama bak, bol bol kitap okuyacaksın. Solcuların yayınlarını da takip edeceksin. Mesleğinin en iyisi olacaksın, babanın yüzünü güldüreceksin.”
“Tamam ağabey, sen de pek duygusal konuştun. Elimden geleni ardıma koymam, sen de okuyarak daha çok hizmetim olacağını söylüyorsan, hepinize birden karşı çıkamam ki. Ama ben de sen ve Faruk Ağabey gibi, kendimi korumak için bir yaren taşıyayım yanımda, değil mi?” diye eliyle ceketin altındaki silahın yerini belli etti.
“Bir gün o yaren dediğine hiç gerek kalmayacak, sen hiç merak etme. Bu arada, senin bu devlete büyük hizmetlerin dokunacak, hep bunu düşün, kendine çok dikkat et o yüzden. Bak, okulda da çok sivri şeyler söyleyip fazla dikkat çekme bundan sonra.”
“Nasıl olur ağabey?”
“Oğlum, üniversitede solcular seni bellemesin, okula sokmazlar sonra.”
“Anladım ağabey. Sen bana tiyatro oku, desen de olurmuş ama… neyse.”
Güldüler. Mehmet bir el ense çekti Ferhat’a.
Ferhat çok sevdiği ablalarından da Faruk’tan da çok itimat ediyordu Mehmet’e. Mehmet, Ferhat’ın gururunu okşayıp ona her istediğini yaptırabileceğini çoktan keşfetmişti. Ferhat’ın asıl görevi 12 Eylül’den hemen önce başlayacaktı.

28 Ocak 2010 Perşembe

8-Senin İçin Bir Tek İyi Var

“Hüseyin, bari haber verseydin! Neden hemen orada telefon etmedin bana?”
“Telefon etmemin ne anlamı vardı ki? Adamları telefona isteyip sen mi konuşacaktın?”
“Yola çıkmadan önce, amcanın da dosya verdiğini niye söylemedin peki bana?”
“Nerden bileyim iki dosyayla gidilmeyeceğini, senin aklına gelir miydi?”
“Hayır gelmezdi.”
“Tamam işte, benim de aklıma gelmedi, zaten çok saçma bir uygulama. Ben de ne yapacağımı şaşırdım, amcam hayatında bir kez benden bir şey rica etmiş, onu da yapmasam çok mahcup olacaktım.”
“Benim ricamın önemi yok yani. Ben senden çok şey rica ettiğim için bazen böyle hakkım yenebilir.”
“Güzelim, niye hakkını yemek olarak bakıyorsun? Aşk olsun, ben, sen benim kusuruma bakmazsın diye öyle yaptım. Hem seni arasam sorsam, sen de amcamın emanetini hiçe saymamı mı söyleyecektin bana? Yok, ben seni bilirim, saygılı bir insan olduğun için sen de ona öncelik verecektin.”
“Evet Hüseyin, çok iyi bilirsin beni! Bir kere dosya amcanın değil, onun eski bir öğrencisinin. Amcan sadece aracı, sen de aracının aracısı! Ben senin kusuruna bakmazdım ama sen hiçbir çözüm yolu düşünmemişsin ki. Mesela Eskişehir’in içinden acele posta ile göndersen hemen o akşam ellerinde olacak şekilde, ne bileyim hiç mi arkadaşın ya da arkadaşının arkadaşı yok Anadolu Üniversitesi’nde okuyan? Onlardan birine ulaşsaydın da o teslim etseydi benim dosyayı. İşin ironik yanı, bu yarışma için beni sen heveslendirdin sonra da çelmeyi taktın.”
“Amma abarttın Gökçen! Ben sana kazık mı attım şimdi, böyle mi görüyorsun? Hiç mi tanımıyorsun beni, hiç mi hatır gönül yok aramızda?”
“Kazık attın demedim zaten, öyle desem yanlış anlayacağını bildiğim için çelme takmak deyimini kullandım.”
“Ama kazık attığımı düşünüyorsun!”
“Atmadın mı?”
“İyi, öyle olsun!” deyip dönüp arkasını gitmeye yeltendi Hüseyin.
“Hüseyin! Tartışmamız bitmedi, ben seni dinlemeden kalksam gitsem kıyamet kopar, sen de oturup beni dinleyeceksin.”
Son derece laubali bir yüz ifadesi ile,
“Dinlesem ne olacak ki” dedi Hüseyin. Boş konuşuyorsun manasında elini sallayıp “Ben seni kazıklamışım, büyüğümün sözünü tutmamın bir önemi yok. Senin için varsa yoksa kendin.”
“Hüseyin abartma, ben sadece hiç çözüm yolu düşünmemiş olmana şaşıyorum. Kalkıp günübirlik Eskişehir’e gidiyorsun benim için, ama hiç tanımadığın birinin işini halledip dönüyorsun.”
“İlla ki senin için böyle maddi şeyler yapmalıyım, değil mi? Yok otoparkçıyla neden kavga etmedim, yok seni neden aramadım…”
“Bazen bu maddi şeyler manevi şeylerin destekleyicisi oluyor. Onca motivasyonun ne kıymeti kaldı şimdi, beni heveslendirmiş oldun sadece, yarışmada hikayem yok işte.”
“Başka yarışmaya katılırsın.”
“Onca emeğim bir hiç uğruna boşa gitti, örnek solcu bir öğrencinin hikaye dosyası uğruna benim emeğim yok sayıldı! Ne iyiymiş öyle solcu hocaya kendini sevdirmek, işini yapacak birileri mutlaka bulunuyor.”
“Bunun sağcılıkla solculukla ne alakası var?”
“İçten içe hiç mi düşünmedin, bu sadece amcana karşı değil bir “devrim yoldaşı”na karşı da sorumluluğundu.”
“Saçmalama, tanımam etmem, ne yoldaşı. Devrim var da sanki ortada…”
“Lafın gelişi öyle dedim…”
“Dalga geçmek için.”
“Evet biraz”
“Ben sizin kafatasçılığınızla dalga geçince kızıyorsun ama!”
“Dalga geçmek derken, ortamı yumuşatmaktan bahsediyorum. Hem biz kafatasçı değiliz, özelikle benim arkadaş grubum öyle sert ırkçı görüşleri aştı, biliyorsun.”
“Bilmiyorum, benim yanımda başka kendi aranızda başka konuşuyorsunuzdur belki.”
“Tabi! O derece omurgasızız biz. Senden de pek korkuyoruz, bıraksan solcu olacağız yanında.”
“Olun olun, iyi olur.”
“İyi? Senin için bir tek iyi var zaten, bize faşist diyorsun ama hepimizi cebinden çıkarırsın sen faşistlikte.”
“Benden demokratı mı var be!”
“Kendine demokrat!”
“Sen karar vermeyeceksin herhalde benim demokrat olup olmadığıma.”
“Ben bir hiçim yani, senin hakkında konuşamam.”
“Konuşursun ama karar veremezsin.”

24 Ocak 2010 Pazar

7-İncir Çekirdeği

Bu arada Hüseyin Eskişehir’e gideceğinden amcasına bahsetmişti. Öğretmen amcası eski ve kıymetli öğrencilerinden birinin güzel hikâyeler yazdığını söyler dururdu. Hüseyin Üniversitenin yarışmasından bahsedince amca da hemen eski öğrencisiyle bağlantı kurmuş, onun da bir dosya hazırlamasını istemişti.
Cuma akşamı iş çıkışı Hüseyinlere uğrayan amca haftalık şarap sohbetine öğrencisini ve yazdığı hikâyeyi konu etmiştir bu sefer. Madem Hüseyin kalkıp Eskişehir’e hem de Anadolu Üniversitesi’ne bir hikâye dosyası eslim etmeye gidiyordu, bir de bu dosyayı teslim etsin, çok makbule geçerdi. Hüseyin amcasına hiçbir zaman hayır demez, dünya görüşünde amcasını örnek alırdı.
Ertesi gün trene bindi çantasında iki hikâye dosyası ile. Biri sevdiği kadının hikâyesi, Hüseyin’in ısrarları olmasa hiç yazılmayacaktı belki, öbürü örnek bir insanın hikâyesi, amcasının cesaretlendirmesi olmasa hiç gün yüzüne çıkmayacaktı belki. Trende uyuklarken bunları düşünüyordu.
Hâlbuki hikâyeleri teslim edeceği zaman ona ancak bir dosya bırakabileceğini söyleyeceklerdi. Fırsat eşitliği ve etikle ilgili pek de dayanağı olmayan bir açıklama Hüseyin’i çaresiz bırakacaktı. Bir yazarın birden fazla rumuzla yarışmaya katılmasını engellemek için elden teslimlerde imza alınıyor ve bir imza ancak bir dosya teslim edebiliyordu. Posta yoluyla ulaştırılan dosyalar için nasıl bir tedbir alındığını sordu Hüseyin, geçerli bir cevap alamadı.
Sevdiği kadına bu duruma açıklaması kolaydı, amcasının emaneti olan dosyayı bıraktı ve aslında kaderini değiştirdi o gün Hüseyin.

16 Ocak 2010 Cumartesi

6-Gökçen Kuyuda

Ertuğrul konusunda Gökçen’i ümitlendiren, aynı ülküye baş koymuş olmalarıydı. Hüseyin’le kavgadan o kadar yorulmuştu ki, Ertuğrul’un her lafı ona tatlı geliyor, her cümlenin kendi geçtiği terbiye ile aynı haddeden geçtiğini hissediyordu. Gerek siyaset konuşsun, gerek mesleki birikiminden bahsetsin gerekse izlediği filmleri anlatsın, Ertuğrul’u öyle hayran hayran dinlerken, Hüseyin’i düşünmeye çalışıyor, onun en sevimli halini gözünün önüne getirip Hüseyin’le karşılıklı sözleri olduğunu kendine defalarca defalarca hatırlatıyordu. Sonra birden birileri fotoğraf çekmeye kalkışıyordu. Bilgisayarındaki yüzlerce gereksiz fotoğrafı silmeye kıyamayan Gökçen rutinleşmiş Cuma akşamının fotoğraflarında yer almak istemiyordu artık. Ertuğrul en güleç haliyle, paparazzileri geri çeviren oyuncu misali,
“Arkadaşlar lütfen, biz fotoğraf istemiyoruz” deyip objektifi masanın diğer tarafına çevirtiyordu ve Gökçen pembeleşen yanaklarıyla
“Teşekkürler” dedikten sonra, Ertuğrul gözlerinin içine bakıp
“Aşk olsun, zorla sana poz mu verdirecektim!” deyip kızartıyor Gökçen’in çehresini. Belki de o andı birbirlerine âşık olduklarının yürek resmiyetine kaydı.
Tüm vicdani çelişkilere rağmen Gökçen o haftasonu Hüseyin’in yokluğundan yararlanıp Ertuğrul’la görüşmek istemişti ama denk gelmemişti. Kaderin yardımsever cilvelerinden biriydi bu, Hüseyin’den ayrılmadan önce Ertuğrul’la baş başa görüşmek hiç nasip olmadı.