Gökçen kıyafetlerini geceden hazırlamıştı, her özel günde olduğu gibi. Kamburunu çıkarmak yerine dik yürümesi çok önemliydi bugün. Bol paça bir pantolon, üzerine uzun, dökümlü bir kazak giydi. Paltosunu arabada bırakır da, çantasını çapraz asarsa, gayet zarif görünürdü. Belki de paltosunu koluna alıp çantayı da öbür omzundan sarkıtmalıydı.
Paltosunu dolaptan çıkarıp, çantasının yanına dertop etti ve yüksek, Gökçen’in standartlarına göre gerçekten yüksek topuklu botlarına şeytanca bir gülümseme ile baktı. “Bugün sizinle çok güzel bir yere gidiyoruz” diyesi vardı botlarına. Eğilip giydi, zorlukla doğruldu, üstünü başını düzeltip paltosunu bir koluna, çantasını öbür omzuna aldı. Dönüp aynada kendine şöyle bir baktı. Ert’e şefkatle veya hasretle bile gülümsese bu topuklarla ondan beş santim uzun, onunla dalga geçer gibi bir hali vardı! Artık hiçbir senaryoyu ezberlemesine gerek yoktu, botlar oynayacak, o Ert’i izleyecekti. “Aferin size” dedi botlarına, kendini tutamayıp. O sırada kapı çaldı, arkadaşları gelmiş, telefonunu çaldırmak yerine kata kadar çıkmıştı birisi anlaşılan. Hiç heyecanlı değilmiş gibi kapıyı açtı. Birkaç saniye dondu kaldı… karşısındaki Ertuğrul’du! Kolundaki paltoyu dertop etti, çantası ile dolabın üzerine emaneten koydu. Topukların üzerine tek ayakla durma pahasına, botlarını çıkardı ve her gün giydiği düz ayakkabılarını geçirdi ayağına hızlıca. Çantayı paltoyu bir koluna alıp, telaşla çıktı evden, kapıyı kapattı… Ertuğrul’la karşı karşıya, bir iki saniye bakıştılar, gülümsemesini zor tuttu Gökçen, sarıldı ona.
“Hoş geldin!”
“Hoş bulduk!”
Asansöre binip, aşağıda arabayla bekleyen arkadaşlarına katıldılar.