“Hüseyin, bari haber verseydin! Neden hemen orada telefon etmedin bana?”
“Telefon etmemin ne anlamı vardı ki? Adamları telefona isteyip sen mi konuşacaktın?”
“Yola çıkmadan önce, amcanın da dosya verdiğini niye söylemedin peki bana?”
“Nerden bileyim iki dosyayla gidilmeyeceğini, senin aklına gelir miydi?”
“Hayır gelmezdi.”
“Tamam işte, benim de aklıma gelmedi, zaten çok saçma bir uygulama. Ben de ne yapacağımı şaşırdım, amcam hayatında bir kez benden bir şey rica etmiş, onu da yapmasam çok mahcup olacaktım.”
“Benim ricamın önemi yok yani. Ben senden çok şey rica ettiğim için bazen böyle hakkım yenebilir.”
“Güzelim, niye hakkını yemek olarak bakıyorsun? Aşk olsun, ben, sen benim kusuruma bakmazsın diye öyle yaptım. Hem seni arasam sorsam, sen de amcamın emanetini hiçe saymamı mı söyleyecektin bana? Yok, ben seni bilirim, saygılı bir insan olduğun için sen de ona öncelik verecektin.”
“Evet Hüseyin, çok iyi bilirsin beni! Bir kere dosya amcanın değil, onun eski bir öğrencisinin. Amcan sadece aracı, sen de aracının aracısı! Ben senin kusuruna bakmazdım ama sen hiçbir çözüm yolu düşünmemişsin ki. Mesela Eskişehir’in içinden acele posta ile göndersen hemen o akşam ellerinde olacak şekilde, ne bileyim hiç mi arkadaşın ya da arkadaşının arkadaşı yok Anadolu Üniversitesi’nde okuyan? Onlardan birine ulaşsaydın da o teslim etseydi benim dosyayı. İşin ironik yanı, bu yarışma için beni sen heveslendirdin sonra da çelmeyi taktın.”
“Amma abarttın Gökçen! Ben sana kazık mı attım şimdi, böyle mi görüyorsun? Hiç mi tanımıyorsun beni, hiç mi hatır gönül yok aramızda?”
“Kazık attın demedim zaten, öyle desem yanlış anlayacağını bildiğim için çelme takmak deyimini kullandım.”
“Ama kazık attığımı düşünüyorsun!”
“Atmadın mı?”
“İyi, öyle olsun!” deyip dönüp arkasını gitmeye yeltendi Hüseyin.
“Hüseyin! Tartışmamız bitmedi, ben seni dinlemeden kalksam gitsem kıyamet kopar, sen de oturup beni dinleyeceksin.”
Son derece laubali bir yüz ifadesi ile,
“Dinlesem ne olacak ki” dedi Hüseyin. Boş konuşuyorsun manasında elini sallayıp “Ben seni kazıklamışım, büyüğümün sözünü tutmamın bir önemi yok. Senin için varsa yoksa kendin.”
“Hüseyin abartma, ben sadece hiç çözüm yolu düşünmemiş olmana şaşıyorum. Kalkıp günübirlik Eskişehir’e gidiyorsun benim için, ama hiç tanımadığın birinin işini halledip dönüyorsun.”
“İlla ki senin için böyle maddi şeyler yapmalıyım, değil mi? Yok otoparkçıyla neden kavga etmedim, yok seni neden aramadım…”
“Bazen bu maddi şeyler manevi şeylerin destekleyicisi oluyor. Onca motivasyonun ne kıymeti kaldı şimdi, beni heveslendirmiş oldun sadece, yarışmada hikayem yok işte.”
“Başka yarışmaya katılırsın.”
“Onca emeğim bir hiç uğruna boşa gitti, örnek solcu bir öğrencinin hikaye dosyası uğruna benim emeğim yok sayıldı! Ne iyiymiş öyle solcu hocaya kendini sevdirmek, işini yapacak birileri mutlaka bulunuyor.”
“Bunun sağcılıkla solculukla ne alakası var?”
“İçten içe hiç mi düşünmedin, bu sadece amcana karşı değil bir “devrim yoldaşı”na karşı da sorumluluğundu.”
“Saçmalama, tanımam etmem, ne yoldaşı. Devrim var da sanki ortada…”
“Lafın gelişi öyle dedim…”
“Dalga geçmek için.”
“Evet biraz”
“Ben sizin kafatasçılığınızla dalga geçince kızıyorsun ama!”
“Dalga geçmek derken, ortamı yumuşatmaktan bahsediyorum. Hem biz kafatasçı değiliz, özelikle benim arkadaş grubum öyle sert ırkçı görüşleri aştı, biliyorsun.”
“Bilmiyorum, benim yanımda başka kendi aranızda başka konuşuyorsunuzdur belki.”
“Tabi! O derece omurgasızız biz. Senden de pek korkuyoruz, bıraksan solcu olacağız yanında.”
“Olun olun, iyi olur.”
“İyi? Senin için bir tek iyi var zaten, bize faşist diyorsun ama hepimizi cebinden çıkarırsın sen faşistlikte.”
“Benden demokratı mı var be!”
“Kendine demokrat!”
“Sen karar vermeyeceksin herhalde benim demokrat olup olmadığıma.”
“Ben bir hiçim yani, senin hakkında konuşamam.”
“Konuşursun ama karar veremezsin.”
28 Ocak 2010 Perşembe
24 Ocak 2010 Pazar
7-İncir Çekirdeği
Bu arada Hüseyin Eskişehir’e gideceğinden amcasına bahsetmişti. Öğretmen amcası eski ve kıymetli öğrencilerinden birinin güzel hikâyeler yazdığını söyler dururdu. Hüseyin Üniversitenin yarışmasından bahsedince amca da hemen eski öğrencisiyle bağlantı kurmuş, onun da bir dosya hazırlamasını istemişti.
Cuma akşamı iş çıkışı Hüseyinlere uğrayan amca haftalık şarap sohbetine öğrencisini ve yazdığı hikâyeyi konu etmiştir bu sefer. Madem Hüseyin kalkıp Eskişehir’e hem de Anadolu Üniversitesi’ne bir hikâye dosyası eslim etmeye gidiyordu, bir de bu dosyayı teslim etsin, çok makbule geçerdi. Hüseyin amcasına hiçbir zaman hayır demez, dünya görüşünde amcasını örnek alırdı.
Ertesi gün trene bindi çantasında iki hikâye dosyası ile. Biri sevdiği kadının hikâyesi, Hüseyin’in ısrarları olmasa hiç yazılmayacaktı belki, öbürü örnek bir insanın hikâyesi, amcasının cesaretlendirmesi olmasa hiç gün yüzüne çıkmayacaktı belki. Trende uyuklarken bunları düşünüyordu.
Hâlbuki hikâyeleri teslim edeceği zaman ona ancak bir dosya bırakabileceğini söyleyeceklerdi. Fırsat eşitliği ve etikle ilgili pek de dayanağı olmayan bir açıklama Hüseyin’i çaresiz bırakacaktı. Bir yazarın birden fazla rumuzla yarışmaya katılmasını engellemek için elden teslimlerde imza alınıyor ve bir imza ancak bir dosya teslim edebiliyordu. Posta yoluyla ulaştırılan dosyalar için nasıl bir tedbir alındığını sordu Hüseyin, geçerli bir cevap alamadı.
Sevdiği kadına bu duruma açıklaması kolaydı, amcasının emaneti olan dosyayı bıraktı ve aslında kaderini değiştirdi o gün Hüseyin.
Cuma akşamı iş çıkışı Hüseyinlere uğrayan amca haftalık şarap sohbetine öğrencisini ve yazdığı hikâyeyi konu etmiştir bu sefer. Madem Hüseyin kalkıp Eskişehir’e hem de Anadolu Üniversitesi’ne bir hikâye dosyası eslim etmeye gidiyordu, bir de bu dosyayı teslim etsin, çok makbule geçerdi. Hüseyin amcasına hiçbir zaman hayır demez, dünya görüşünde amcasını örnek alırdı.
Ertesi gün trene bindi çantasında iki hikâye dosyası ile. Biri sevdiği kadının hikâyesi, Hüseyin’in ısrarları olmasa hiç yazılmayacaktı belki, öbürü örnek bir insanın hikâyesi, amcasının cesaretlendirmesi olmasa hiç gün yüzüne çıkmayacaktı belki. Trende uyuklarken bunları düşünüyordu.
Hâlbuki hikâyeleri teslim edeceği zaman ona ancak bir dosya bırakabileceğini söyleyeceklerdi. Fırsat eşitliği ve etikle ilgili pek de dayanağı olmayan bir açıklama Hüseyin’i çaresiz bırakacaktı. Bir yazarın birden fazla rumuzla yarışmaya katılmasını engellemek için elden teslimlerde imza alınıyor ve bir imza ancak bir dosya teslim edebiliyordu. Posta yoluyla ulaştırılan dosyalar için nasıl bir tedbir alındığını sordu Hüseyin, geçerli bir cevap alamadı.
Sevdiği kadına bu duruma açıklaması kolaydı, amcasının emaneti olan dosyayı bıraktı ve aslında kaderini değiştirdi o gün Hüseyin.
16 Ocak 2010 Cumartesi
6-Gökçen Kuyuda
Ertuğrul konusunda Gökçen’i ümitlendiren, aynı ülküye baş koymuş olmalarıydı. Hüseyin’le kavgadan o kadar yorulmuştu ki, Ertuğrul’un her lafı ona tatlı geliyor, her cümlenin kendi geçtiği terbiye ile aynı haddeden geçtiğini hissediyordu. Gerek siyaset konuşsun, gerek mesleki birikiminden bahsetsin gerekse izlediği filmleri anlatsın, Ertuğrul’u öyle hayran hayran dinlerken, Hüseyin’i düşünmeye çalışıyor, onun en sevimli halini gözünün önüne getirip Hüseyin’le karşılıklı sözleri olduğunu kendine defalarca defalarca hatırlatıyordu. Sonra birden birileri fotoğraf çekmeye kalkışıyordu. Bilgisayarındaki yüzlerce gereksiz fotoğrafı silmeye kıyamayan Gökçen rutinleşmiş Cuma akşamının fotoğraflarında yer almak istemiyordu artık. Ertuğrul en güleç haliyle, paparazzileri geri çeviren oyuncu misali,
“Arkadaşlar lütfen, biz fotoğraf istemiyoruz” deyip objektifi masanın diğer tarafına çevirtiyordu ve Gökçen pembeleşen yanaklarıyla
“Teşekkürler” dedikten sonra, Ertuğrul gözlerinin içine bakıp
“Aşk olsun, zorla sana poz mu verdirecektim!” deyip kızartıyor Gökçen’in çehresini. Belki de o andı birbirlerine âşık olduklarının yürek resmiyetine kaydı.
Tüm vicdani çelişkilere rağmen Gökçen o haftasonu Hüseyin’in yokluğundan yararlanıp Ertuğrul’la görüşmek istemişti ama denk gelmemişti. Kaderin yardımsever cilvelerinden biriydi bu, Hüseyin’den ayrılmadan önce Ertuğrul’la baş başa görüşmek hiç nasip olmadı.
“Arkadaşlar lütfen, biz fotoğraf istemiyoruz” deyip objektifi masanın diğer tarafına çevirtiyordu ve Gökçen pembeleşen yanaklarıyla
“Teşekkürler” dedikten sonra, Ertuğrul gözlerinin içine bakıp
“Aşk olsun, zorla sana poz mu verdirecektim!” deyip kızartıyor Gökçen’in çehresini. Belki de o andı birbirlerine âşık olduklarının yürek resmiyetine kaydı.
Tüm vicdani çelişkilere rağmen Gökçen o haftasonu Hüseyin’in yokluğundan yararlanıp Ertuğrul’la görüşmek istemişti ama denk gelmemişti. Kaderin yardımsever cilvelerinden biriydi bu, Hüseyin’den ayrılmadan önce Ertuğrul’la baş başa görüşmek hiç nasip olmadı.
14 Ocak 2010 Perşembe
5-Gökçen Kuyuya Bakar ve...
Ertuğrul ve Gökçen tanışalı bir hafta olmuştu ki, Ertuğrul bölümde her zamanki grupla kantinde otururken Gökçen içlerinden birine telefon etmiş, nerde ve kimlerle oturduğunu sorgulamış birkaç dakika sonra da damlamıştı kantine. Hep birlikte asistan odasına dönüp akşam yemek saatine kadar sohbet etmiş, dışarıda yemek yiyip öyle gitmişlerdi evlerine. Gökçen’in uçar gibi bir hali vardı eve girdiğinde. Hüseyin’in o akşam kendisini aramamasına çok sevinmiş, o sevincin vicdan azabıyla Hüseyin’i aramış ve huzurlu bir uykuya yatmak istemişti. Bütün akşam konuştukları çeşitli konular dönüp duruyordu aklında. Ertuğrul’un harika kelimeleri çınlıyordu kulağında. Hatırlamak hayale oradan da rüyaya uzanacakken utançla ayılıyordu Gökçen. Ertuğrul eğilmiş kulağına mısralar fısıldıyor ya da yatakta yanına uzanmış… Silkiniyor, uykuya yeniden giriş yaparken Hüseyin’i hayal ediyordu Gökçen, sonra gene akşamki yemek canlanıyor zihninde… Bu avcı hayallere rağmen rüyasında Hüseyin’i gördü. İzlediği dizilerden filmlerden etkilendiğini düşünüyordu çünkü çok basit bir kurguyla Hüseyin Gökçen’i aldatıyordu rüyasında.
Ertesi sabah Hüseyin’i aradı gene vicdan azabıyla. O gün Hüseyin’in, hikâye yarışması için Eskişehir’e gitmesi gerekiyordu. Anadolu Üniversitesi’nin düzenlediği bir yarışma için son başvuru günüydü. Gökçen’in yazdığı hikâyeler vardı ve Hüseyin Gökçen’i çeşitli yarışmalara katılması için destekliyordu. Gökçen yarışmanın konusuna uygun bir hikâyesi olmadığını söylemiş, bir türlü dosya göndermemişti. Gel gör ki önceki hafta uyuyamadığı bir gece, tam da Eskişehir gibi, büyük şehir olmayla Anadolu kasabası kalma arasında hayalî bir yerde geçen bir hikâye dökülüvermişti klavyeye. Hüseyin bunu okuyunca derhal düzeltme yapmasını ve Anadolu Üniversitesi’nin yarışması için hazırlamasını söylemişti. Posta ile yetişmesine imkân yoktu, Hüseyin kendisi trenle gidip kendi elleriyle teslim etmeyi vaat etmişti Gökçen’e. İlişkileri boyunca Hüseyin de Gökçen de hem olumlu hem olumsuz değişmişlerdi zamanla. Hüseyin çekingen ve Gökçen’e deli gibi âşıktı. İlişkileri başlayıp da Gökçen ulaşılmazlığını yitirince önce çekingenliğinden sıyrıldı ki bu Gökçen’i çok mutlu etmişti daha sonra da dişlerini göstermeye başlamıştı. Özellikle siyasi konularda çok tartışırlardı. Sağ-sol kavgası başladı mı, Hüseyin’in çekingen olmakla uzaktan yakından alakası kalmazdı. Zaman ilerledikçe Hüseyin Gökçen’i daha bir sahiplenmeye, onun kariyerini de desteklemek için yarışmalara özendirmeye ve bu konuda fedakârca destek olmaya başlamıştı. Bunlar ilk başta çok güzel gelişmeler gibi görünse de, her erkeğin düşeceği hata olan ebeveyncesine sahiplenip cam bebeğin üzerine titrer gibi yanındaki kadını koruma huyu Gökçen’i boğuyordu. Hüseyin’in o haftasonu kendi için Eskişehir’e gitmek zorunda olmadığını biliyordu Gökçen ama bu yarışmaya ailesinden gizli katılacağı için kendisi gidemezdi. İki seneden beri ilk kez Hüseyin’e gerçekten maddi anlamda ihtiyacı vardı ve bu yola da onun manevi desteği ile çıkmıştı. Hüseyin de bunu görüyor, kendini olduğundan daha kıymetli hissediyordu. Bir tek sorun vardı, Hüseyin için Gökçen’in ne kadar kıymetli olduğunu sadece kendisinin bilmesi yeterliydi. Her ne kadar Gökçen kendi arkadaş grubu içinde genel alışkanlık olan sol fikirlerin küfürle anılmasını törpülemiş, hiç olmazsa Hüseyin yanlarındayken daha kibar bir üslup takınmalarını arkadaşlarına tembihlemişse de; Hüseyin Gökçen’in sağcılığından utanıyor, baş başa olduklarında, kendi deyimiyle, ortak paydada buluşsa da, kendi fikirdaşlarıylayken yeri geldi mi Gökçen’i rencide etmekten kaçınmıyordu. İlişkilerinin çözülmemiş problemi bu idi, Gökçen kendi kurtarılmış bölgesi dışında kendini ikinci sınıf insan gibi hissediyordu. Üstelik bu konuda Hüseyin’i defalarca uyarmış, henüz kesin bir saygı ortamına kavuşmamıştı.
Ertesi sabah Hüseyin’i aradı gene vicdan azabıyla. O gün Hüseyin’in, hikâye yarışması için Eskişehir’e gitmesi gerekiyordu. Anadolu Üniversitesi’nin düzenlediği bir yarışma için son başvuru günüydü. Gökçen’in yazdığı hikâyeler vardı ve Hüseyin Gökçen’i çeşitli yarışmalara katılması için destekliyordu. Gökçen yarışmanın konusuna uygun bir hikâyesi olmadığını söylemiş, bir türlü dosya göndermemişti. Gel gör ki önceki hafta uyuyamadığı bir gece, tam da Eskişehir gibi, büyük şehir olmayla Anadolu kasabası kalma arasında hayalî bir yerde geçen bir hikâye dökülüvermişti klavyeye. Hüseyin bunu okuyunca derhal düzeltme yapmasını ve Anadolu Üniversitesi’nin yarışması için hazırlamasını söylemişti. Posta ile yetişmesine imkân yoktu, Hüseyin kendisi trenle gidip kendi elleriyle teslim etmeyi vaat etmişti Gökçen’e. İlişkileri boyunca Hüseyin de Gökçen de hem olumlu hem olumsuz değişmişlerdi zamanla. Hüseyin çekingen ve Gökçen’e deli gibi âşıktı. İlişkileri başlayıp da Gökçen ulaşılmazlığını yitirince önce çekingenliğinden sıyrıldı ki bu Gökçen’i çok mutlu etmişti daha sonra da dişlerini göstermeye başlamıştı. Özellikle siyasi konularda çok tartışırlardı. Sağ-sol kavgası başladı mı, Hüseyin’in çekingen olmakla uzaktan yakından alakası kalmazdı. Zaman ilerledikçe Hüseyin Gökçen’i daha bir sahiplenmeye, onun kariyerini de desteklemek için yarışmalara özendirmeye ve bu konuda fedakârca destek olmaya başlamıştı. Bunlar ilk başta çok güzel gelişmeler gibi görünse de, her erkeğin düşeceği hata olan ebeveyncesine sahiplenip cam bebeğin üzerine titrer gibi yanındaki kadını koruma huyu Gökçen’i boğuyordu. Hüseyin’in o haftasonu kendi için Eskişehir’e gitmek zorunda olmadığını biliyordu Gökçen ama bu yarışmaya ailesinden gizli katılacağı için kendisi gidemezdi. İki seneden beri ilk kez Hüseyin’e gerçekten maddi anlamda ihtiyacı vardı ve bu yola da onun manevi desteği ile çıkmıştı. Hüseyin de bunu görüyor, kendini olduğundan daha kıymetli hissediyordu. Bir tek sorun vardı, Hüseyin için Gökçen’in ne kadar kıymetli olduğunu sadece kendisinin bilmesi yeterliydi. Her ne kadar Gökçen kendi arkadaş grubu içinde genel alışkanlık olan sol fikirlerin küfürle anılmasını törpülemiş, hiç olmazsa Hüseyin yanlarındayken daha kibar bir üslup takınmalarını arkadaşlarına tembihlemişse de; Hüseyin Gökçen’in sağcılığından utanıyor, baş başa olduklarında, kendi deyimiyle, ortak paydada buluşsa da, kendi fikirdaşlarıylayken yeri geldi mi Gökçen’i rencide etmekten kaçınmıyordu. İlişkilerinin çözülmemiş problemi bu idi, Gökçen kendi kurtarılmış bölgesi dışında kendini ikinci sınıf insan gibi hissediyordu. Üstelik bu konuda Hüseyin’i defalarca uyarmış, henüz kesin bir saygı ortamına kavuşmamıştı.
11 Ocak 2010 Pazartesi
4-Ferhat Bundan Sonra Sadece Toplantılara Gelsin
Ertesi gün Faruk Leyla’yı evin önünde bekliyordu. Hava güzel, konuşacak çok şey var, zaten genelde cepte pek para yok, yürüyüversinler işte üniversiteye.
Faruk geceden çok düşünmüştü, Leyla Ferhat’ı cesaretlendiriyor olabilir miydi? Bunu Leyla’ya açıkça sorsa ve cevap hayırsa, hayatının kadını olduğunu hissettiği bu hırçın kız önce bir güzel kavga eder sonra öfkeyle hızlı hızlı uzaklaşırken Faruk’a son hatıra, belini sıkan pardösünün altında topukluların kadınsılığını tamamlayıp Faruk’u biraz utandırışı ama daha çok kıskançlık krizine sokuşu kalırdı. Gerçi beraber geçirdikleri iki senede Leyla’yı birazcık tanımayı başardıysa, Leyla gizli gizli gurur duyuyordur kardeşinin cesaretiyle. Uygun kelimeler bulup usulca sormalı Leyla’ya;
“Sen ne düşünüyorsun Ferhat’ın davranışı hakkında?”
Leyla çekileceği sınavı tahmin ediyordu. Bir an önce konuya girse mi, Faruk’u biraz kıvrandırsa mı? Sakin sularda başlayıp nabız yoklamak belki daha iyi olurdu.
“Devlet içinde devlet olmaz derler ya, bizimki neredeyse kendi liderliğini ilan etmiş.”
“Kardeşin çok kıymetli Leyla! Baban perişandı dün akşam, Aslı’nın da beti benzi atmıştı. Sen cesursun, Ferhat da sana benzemiş belli. Gerçi onunki cahil cesareti. Ama Leyla, Allah korusun Ferhat’a bir şey olsaydı ben kendimi affetmezdim, ondan ben sorumluyum. Sonra ömür boyu senin yüzüne bakamazdım.”
“Faruk çok iyisin, Ferhat’ın tüm vebalini yükleneceksin sanki ama o da kendi kararını verebilecek bir adam artık, sorumluluk sahibi olması lazım hem asıl ben sorumluyum ondan, ondan da Aslı’dan da. Lütfen kendini bu kadar suçlama.”
“Leyla anne babalar, abla ağabeyler evlatlarının, kardeşlerinin büyüdüğünü kabullenmezken sen erkenden adam yaptın bizim ufaklığı. Daha on beş yaşında, reşit bile değil, velisi var bu adam dediğinin!”
“Ama öyle bir tutkuyla baş koymuş ki ülküye, görmüyor musun gözlerindeki hırsı?”
“Hırs? Leyla, sakin ol lütfen. Sakince dinle beni. Dün Ferhat’a da söyledim, sen de biliyorsun bunu.” Leyla’nın elini tutup ceketinin içindeki tabancanın üstüne koydu. Leyla ürperdi, Faruk’u eli tabancalı düşünemiyordu. Faruk o silahı kullanmak zorunda kalmamalıydı, yapamazdı ki! Kardeşi delidir, yapardı ama Faruk… “Ama önce ne için öleceğimizi öğrenmemiz lazım! Ferhat bundan sonra sadece toplantılara gelsin lütfen. Üstelik… ben adam kayırmadan yapamayacağım, Ferhat’ı kayırmadan yapamayacağım. Ferhat’ın hiçbir zaman bu şekilde hareketin içinde olmasını istemiyorum. Babanın hayal ettiği gibi doktor olsa keşke…”
“Bırak Faruk, sen inanıyor musun o çocuğun tıp okuyabileceğine?”
Faruk güldü,
“Çocuk oldu şimdi, değil mi? Aklı biraz havada, haklısın. O yüzden delilik yapıp kendini tekrar tehlikeye atmasından da korkuyorum. O yüzden kusura bakma ama kardeşini biraz pasifize etmek taraftarıyım.”
“Faruk, çocuğun elinden hayallerini, ülküsünü alma…”
“Ülküsünü almıyorum Leyla, ülküsünü fikir haline, düşünce hareketi haline getirmek istiyorum.”
“Sen, Ferhat’ın öyle sakin bir hayatı kabullenebileceğine inanıyor musun? Bıraksak, dağa çıkar bugün.”
“Senin desteğini istiyorum o yüzden. Ablası olarak onu, farkında olmadan, üstü kapalı yüreklendirmeyesin, bol bol okuyup artık slogan değil fikir üretmesine ihtiyacımız olduğunu vurgulamalısın.”
Leyla ufak bir kahkaha attı,
“Onun üreteceği fikir ancak örgüt evlerini basmak olur.”
“Kardeşini hafife alma.”
“Hafife almak değil bu. Solcular terörist yetiştirirken, sen bile tedbirli gezerken, bizim de eli silah tutanlara ihtiyacımız var.”
Faruk artık sinirleniyordu,
“Leyla! Kardeşin bunlardan biri olmayacak, nokta! Bu hırsla, bu delilikle, onun tutacağı silah Allah korusun yarardan çok zarara da sebep olabilir, asla kestiremeyiz. Lütfen bu konuda bana itaat et.”
Yarardan çok zarar lafı Leyla’yı ikna etmişti. Başını sallayarak onayladı Faruk’u.
Faruk geceden çok düşünmüştü, Leyla Ferhat’ı cesaretlendiriyor olabilir miydi? Bunu Leyla’ya açıkça sorsa ve cevap hayırsa, hayatının kadını olduğunu hissettiği bu hırçın kız önce bir güzel kavga eder sonra öfkeyle hızlı hızlı uzaklaşırken Faruk’a son hatıra, belini sıkan pardösünün altında topukluların kadınsılığını tamamlayıp Faruk’u biraz utandırışı ama daha çok kıskançlık krizine sokuşu kalırdı. Gerçi beraber geçirdikleri iki senede Leyla’yı birazcık tanımayı başardıysa, Leyla gizli gizli gurur duyuyordur kardeşinin cesaretiyle. Uygun kelimeler bulup usulca sormalı Leyla’ya;
“Sen ne düşünüyorsun Ferhat’ın davranışı hakkında?”
Leyla çekileceği sınavı tahmin ediyordu. Bir an önce konuya girse mi, Faruk’u biraz kıvrandırsa mı? Sakin sularda başlayıp nabız yoklamak belki daha iyi olurdu.
“Devlet içinde devlet olmaz derler ya, bizimki neredeyse kendi liderliğini ilan etmiş.”
“Kardeşin çok kıymetli Leyla! Baban perişandı dün akşam, Aslı’nın da beti benzi atmıştı. Sen cesursun, Ferhat da sana benzemiş belli. Gerçi onunki cahil cesareti. Ama Leyla, Allah korusun Ferhat’a bir şey olsaydı ben kendimi affetmezdim, ondan ben sorumluyum. Sonra ömür boyu senin yüzüne bakamazdım.”
“Faruk çok iyisin, Ferhat’ın tüm vebalini yükleneceksin sanki ama o da kendi kararını verebilecek bir adam artık, sorumluluk sahibi olması lazım hem asıl ben sorumluyum ondan, ondan da Aslı’dan da. Lütfen kendini bu kadar suçlama.”
“Leyla anne babalar, abla ağabeyler evlatlarının, kardeşlerinin büyüdüğünü kabullenmezken sen erkenden adam yaptın bizim ufaklığı. Daha on beş yaşında, reşit bile değil, velisi var bu adam dediğinin!”
“Ama öyle bir tutkuyla baş koymuş ki ülküye, görmüyor musun gözlerindeki hırsı?”
“Hırs? Leyla, sakin ol lütfen. Sakince dinle beni. Dün Ferhat’a da söyledim, sen de biliyorsun bunu.” Leyla’nın elini tutup ceketinin içindeki tabancanın üstüne koydu. Leyla ürperdi, Faruk’u eli tabancalı düşünemiyordu. Faruk o silahı kullanmak zorunda kalmamalıydı, yapamazdı ki! Kardeşi delidir, yapardı ama Faruk… “Ama önce ne için öleceğimizi öğrenmemiz lazım! Ferhat bundan sonra sadece toplantılara gelsin lütfen. Üstelik… ben adam kayırmadan yapamayacağım, Ferhat’ı kayırmadan yapamayacağım. Ferhat’ın hiçbir zaman bu şekilde hareketin içinde olmasını istemiyorum. Babanın hayal ettiği gibi doktor olsa keşke…”
“Bırak Faruk, sen inanıyor musun o çocuğun tıp okuyabileceğine?”
Faruk güldü,
“Çocuk oldu şimdi, değil mi? Aklı biraz havada, haklısın. O yüzden delilik yapıp kendini tekrar tehlikeye atmasından da korkuyorum. O yüzden kusura bakma ama kardeşini biraz pasifize etmek taraftarıyım.”
“Faruk, çocuğun elinden hayallerini, ülküsünü alma…”
“Ülküsünü almıyorum Leyla, ülküsünü fikir haline, düşünce hareketi haline getirmek istiyorum.”
“Sen, Ferhat’ın öyle sakin bir hayatı kabullenebileceğine inanıyor musun? Bıraksak, dağa çıkar bugün.”
“Senin desteğini istiyorum o yüzden. Ablası olarak onu, farkında olmadan, üstü kapalı yüreklendirmeyesin, bol bol okuyup artık slogan değil fikir üretmesine ihtiyacımız olduğunu vurgulamalısın.”
Leyla ufak bir kahkaha attı,
“Onun üreteceği fikir ancak örgüt evlerini basmak olur.”
“Kardeşini hafife alma.”
“Hafife almak değil bu. Solcular terörist yetiştirirken, sen bile tedbirli gezerken, bizim de eli silah tutanlara ihtiyacımız var.”
Faruk artık sinirleniyordu,
“Leyla! Kardeşin bunlardan biri olmayacak, nokta! Bu hırsla, bu delilikle, onun tutacağı silah Allah korusun yarardan çok zarara da sebep olabilir, asla kestiremeyiz. Lütfen bu konuda bana itaat et.”
Yarardan çok zarar lafı Leyla’yı ikna etmişti. Başını sallayarak onayladı Faruk’u.
9 Ocak 2010 Cumartesi
3-Nesi Varmış Kavganın!
“Baba tamam ağlama artık! Çocuğun bir şeyi yok işte.”
“Kızım, evladım o benim, yüzü gözü…” hıçkırıktan tıkandı Nurullah Bey “…nerden girmiş bu kavgaya?”
Babasının hiçbir şeyin farkında olmadığını düşündü Leyla, küçümsemeye hazır şefkatli bir ifade takındı,
“Nesi varmış kavganın baba? Bugün hepimiz bir kavga vermiyor muyuz ülkemiz için?”
“İyi de yavrum, bu çocuk daha lisede okuyor. Tamam, sizin o Faruk’un toplantılarına katılıyor, bir dergi mergi çıkartıyorlar arkadaşlarıyla kendi çaplarında, yazsın çizsin bunlara itirazım yok da böyle taşlı yumruklu kavga da neyin nesi? Yarın öbür gün ya biri…” şeytan kulağına gitmesin diye sustu, gene hıçkırdı.
Ferhat bir süredir Faruk’un toplantılarına katılmıyordu ama Leyla bunu babasına söylemedi. Dergi hevesi de hikâye olmuştu. Asıl dergici Aslı’ydı şimdi, hem de ciddi bir dergide yazıyordu. Ferhat’ın lafla sözle pek işi yoktu. Babası onun doktor olmasını hayal ediyordu ama Leyla’ya kalırsa Ferhat’ta o ışık da yoktu, ondan iyi bir komando olurdu. Faruk’un uzun uzun, güzel güzel anlattıklarından kısacık ama vurucu sloganlar çıkartıyordu Ferhat. Arkadaşlarıyla afişler hazırlıyordu, bir de ablalarına bile haber vermeden böyle başına buyruk baskınlar düzenliyordu solcuların kurtarılmış bölgelerine. Bu sefer solcu grup biraz kalabalık çıkmış olacak ki, hepsi fena dayak yemiş, yetmemiş üstüne bir de taş yağmuruna tutulmuşlardı. Böylece Faruk Ağabey’den Leyla Abla’ya… herkes öğrenmişti bu çocukların erken komandoluğa soyunduğunu.
Kapı çaldı, sıçradılar. Ferhat’ın odasından Aslı çıkıp kapıya yönelmişti ama Leyla da kalktı, kardeşine “Faruk’tur” dedi sessizce ve babasıyla ilgilenmesini işaret etti. Girince Leyla’yı bakışlarıyla selamlayan Faruk, Nurullah Bey ve Aslı’yı da selamlayıp geçmiş olsun dedikten sonra Ferhat’la konuşmak için izin istedi. Nurullah Bey teslim olurcasına onayladı. Leyla da onunla odaya girecek oldu ama Faruk özel konuşmak istiyordu.
Leyla salona dönünce Aslı’nın babasının elini tutmuş, Faruk’u savunmak zorunda kaldığını gördü. Yoksa Faruk mu özendiriyordu çocukları böyle şeylere? Evet, Faruk düzgün bir adama benziyordu, Leyla’nın ona bir çeşit hayranlık beslediği de aşikârdı ama elbette Nurullah Bey bunu kendine saklamıştı. Yine de onun başının altından böyle bir bela çıksın istemezdi ama şüpheleniyordu da.
“Hayır baba, Faruk sadece fikir telakkisinde bulunuyor çocuklarla, onlara ülkü aşılıyor, vahşet değil. Sen merak etme, Ferhat’ın kulağını çeker şimdi o.” diyordu Aslı da.
Leyla çok bozulmuştu babasının bu şüphesine ama “onun da hakkı var” diye düşündü; Ferhat ne zaman eve gelmese Faruk’ta kaldığı yalanını söylüyordu.
Odaya Faruk Ağabey’i girince sevinsin mi utansın mı seçemedi Ferhat.
“Geçmiş olsun aslanım.”
“Sağ ol Ağabey.”
“Ne yaptın sen?”
“Ağabey, komünistlerin bölgesine afiş yapıştırdık, yakalandık tabi… kavga çıktı işte… kalabalıktılar.”
“Onu anladık, hepinizin yüzü gözü dağılmış. Oğlum deli misiniz siz? Boyunuza posunuza bakmadan ne demeye gece vakti elalemin kurtarılmış bölgesine giriyorsunuz?”
“Ağabey şimdi boy pos deyip aşağılama, birlikte slogan bulurken iyiydi…”
“Sus ulan! 1.80 boyundan kilondan bahsediyoruz sanki! Oğlum ben silahsız mı geziyorum zannediyorsun! Canıma kastım mı var ki benim silahsız gezeyim! Hepimizin hayatı her gün tehlikede. ”
Sonra Ferhat, Faruk Ağabey’inden ilk kez okkalı bir küfür işitti, bu cengaverliği ilk kez yapmadıkları da belliydi Faruk’un gözünde.
“Size ülkümüzü öğreteceğiz ki önce neye başkoyduğunuzu bilin, sonra başkoyun. Günü gelince hepimizin boynu kıldan ince olacak ama neyin uğruna öldüğünü bileceksin önce. Biz tarih kitaplarını, romanları deviriyoruz ablanla, sen ne okuyorsun? Baban içerde ağlıyor, onu üzmeye utanmıyorsun! Nasıl kıyıyorsun onu üzmeye? Bundan sonra toplantıları aksatmayacaksın. Babana yalan söylemek de yok, hele benim adımı kullanarak asla!”
“Tamam ağabey, özür dilerim. Gene sen haklısın, en doğru lafı ettin… Hem yakışmıyordu yalan söylemek, değil mi?”
“Evet aslan parçası, yakışmıyor. Tekrar geçmiş olsun, dinlen, bir an önce toparla, konuşup tartışacaklarımız var.”
“Eyvallah ağabey.”
“Hoşça kal.”
Faruk, endişelerini bir az olsun geride bırakmış çıktı odadan, salona geçip bir çay içti. Nurullah Bey’den de özür diledi Ferhat’ı biraz başıboş bıraktığı için.
Çıkarken Leyla’ya konuşmaları gerektiğini fısıldadı ve yarın onlar konuşmadan Ferhat’a bir şey söylememsini rica etti. Leyla geceyi sakin bitirdi, babasını rahatlatmaya çalıştı, Ferhat’a çıkışmadı, Aslı’yla mutfağa girip konuşmadan bulaşıkları yıkadılar.
“Kızım, evladım o benim, yüzü gözü…” hıçkırıktan tıkandı Nurullah Bey “…nerden girmiş bu kavgaya?”
Babasının hiçbir şeyin farkında olmadığını düşündü Leyla, küçümsemeye hazır şefkatli bir ifade takındı,
“Nesi varmış kavganın baba? Bugün hepimiz bir kavga vermiyor muyuz ülkemiz için?”
“İyi de yavrum, bu çocuk daha lisede okuyor. Tamam, sizin o Faruk’un toplantılarına katılıyor, bir dergi mergi çıkartıyorlar arkadaşlarıyla kendi çaplarında, yazsın çizsin bunlara itirazım yok da böyle taşlı yumruklu kavga da neyin nesi? Yarın öbür gün ya biri…” şeytan kulağına gitmesin diye sustu, gene hıçkırdı.
Ferhat bir süredir Faruk’un toplantılarına katılmıyordu ama Leyla bunu babasına söylemedi. Dergi hevesi de hikâye olmuştu. Asıl dergici Aslı’ydı şimdi, hem de ciddi bir dergide yazıyordu. Ferhat’ın lafla sözle pek işi yoktu. Babası onun doktor olmasını hayal ediyordu ama Leyla’ya kalırsa Ferhat’ta o ışık da yoktu, ondan iyi bir komando olurdu. Faruk’un uzun uzun, güzel güzel anlattıklarından kısacık ama vurucu sloganlar çıkartıyordu Ferhat. Arkadaşlarıyla afişler hazırlıyordu, bir de ablalarına bile haber vermeden böyle başına buyruk baskınlar düzenliyordu solcuların kurtarılmış bölgelerine. Bu sefer solcu grup biraz kalabalık çıkmış olacak ki, hepsi fena dayak yemiş, yetmemiş üstüne bir de taş yağmuruna tutulmuşlardı. Böylece Faruk Ağabey’den Leyla Abla’ya… herkes öğrenmişti bu çocukların erken komandoluğa soyunduğunu.
Kapı çaldı, sıçradılar. Ferhat’ın odasından Aslı çıkıp kapıya yönelmişti ama Leyla da kalktı, kardeşine “Faruk’tur” dedi sessizce ve babasıyla ilgilenmesini işaret etti. Girince Leyla’yı bakışlarıyla selamlayan Faruk, Nurullah Bey ve Aslı’yı da selamlayıp geçmiş olsun dedikten sonra Ferhat’la konuşmak için izin istedi. Nurullah Bey teslim olurcasına onayladı. Leyla da onunla odaya girecek oldu ama Faruk özel konuşmak istiyordu.
Leyla salona dönünce Aslı’nın babasının elini tutmuş, Faruk’u savunmak zorunda kaldığını gördü. Yoksa Faruk mu özendiriyordu çocukları böyle şeylere? Evet, Faruk düzgün bir adama benziyordu, Leyla’nın ona bir çeşit hayranlık beslediği de aşikârdı ama elbette Nurullah Bey bunu kendine saklamıştı. Yine de onun başının altından böyle bir bela çıksın istemezdi ama şüpheleniyordu da.
“Hayır baba, Faruk sadece fikir telakkisinde bulunuyor çocuklarla, onlara ülkü aşılıyor, vahşet değil. Sen merak etme, Ferhat’ın kulağını çeker şimdi o.” diyordu Aslı da.
Leyla çok bozulmuştu babasının bu şüphesine ama “onun da hakkı var” diye düşündü; Ferhat ne zaman eve gelmese Faruk’ta kaldığı yalanını söylüyordu.
Odaya Faruk Ağabey’i girince sevinsin mi utansın mı seçemedi Ferhat.
“Geçmiş olsun aslanım.”
“Sağ ol Ağabey.”
“Ne yaptın sen?”
“Ağabey, komünistlerin bölgesine afiş yapıştırdık, yakalandık tabi… kavga çıktı işte… kalabalıktılar.”
“Onu anladık, hepinizin yüzü gözü dağılmış. Oğlum deli misiniz siz? Boyunuza posunuza bakmadan ne demeye gece vakti elalemin kurtarılmış bölgesine giriyorsunuz?”
“Ağabey şimdi boy pos deyip aşağılama, birlikte slogan bulurken iyiydi…”
“Sus ulan! 1.80 boyundan kilondan bahsediyoruz sanki! Oğlum ben silahsız mı geziyorum zannediyorsun! Canıma kastım mı var ki benim silahsız gezeyim! Hepimizin hayatı her gün tehlikede. ”
Sonra Ferhat, Faruk Ağabey’inden ilk kez okkalı bir küfür işitti, bu cengaverliği ilk kez yapmadıkları da belliydi Faruk’un gözünde.
“Size ülkümüzü öğreteceğiz ki önce neye başkoyduğunuzu bilin, sonra başkoyun. Günü gelince hepimizin boynu kıldan ince olacak ama neyin uğruna öldüğünü bileceksin önce. Biz tarih kitaplarını, romanları deviriyoruz ablanla, sen ne okuyorsun? Baban içerde ağlıyor, onu üzmeye utanmıyorsun! Nasıl kıyıyorsun onu üzmeye? Bundan sonra toplantıları aksatmayacaksın. Babana yalan söylemek de yok, hele benim adımı kullanarak asla!”
“Tamam ağabey, özür dilerim. Gene sen haklısın, en doğru lafı ettin… Hem yakışmıyordu yalan söylemek, değil mi?”
“Evet aslan parçası, yakışmıyor. Tekrar geçmiş olsun, dinlen, bir an önce toparla, konuşup tartışacaklarımız var.”
“Eyvallah ağabey.”
“Hoşça kal.”
Faruk, endişelerini bir az olsun geride bırakmış çıktı odadan, salona geçip bir çay içti. Nurullah Bey’den de özür diledi Ferhat’ı biraz başıboş bıraktığı için.
Çıkarken Leyla’ya konuşmaları gerektiğini fısıldadı ve yarın onlar konuşmadan Ferhat’a bir şey söylememsini rica etti. Leyla geceyi sakin bitirdi, babasını rahatlatmaya çalıştı, Ferhat’a çıkışmadı, Aslı’yla mutfağa girip konuşmadan bulaşıkları yıkadılar.
8 Ocak 2010 Cuma
2-Çocuklarımın Annesi Sen Ol Gökçen!
Doğru söylüyordu. Ertuğrul görür görmez beğenmişti Gökçen’i. Faruk Hoca’nın yeğeni -eşinin yeğeniydi aslında- olduğunu öğrenince Gökçen’i evinin kadını yapma isteği fışkırıverdi içinde ve aynı zamanda bu kızın ne kadar ulaşılmaz olduğu kararttı hayalini. Masada hemen çaprazındaydı belki ama o masada oturmak Ertuğrul’a sunulmuş bir lütuftu aslında. Yeğenine böyle baktığını görse Faruk Hoca, bırak bir daha Ertuğrul’un yüzüne bakmayı, okuldan attırabilirdi onu. Gökçen farkında değildi o gün Ertuğrul’un yüzünü ezberlercesine incelediğinin. Cep telefonunu masaya koymuş, gene de gürültüden duyamama endişesiyle kontrol edip duruyordu. Nihayet beklenen telefon gelince kalkıp masadan, gürültüden biraz uzaklaşıp Hüseyin’e tarif etmişti oturdukları yeri. Sonra da sevinçle “Hüso geliyor” demişti masadaki eski arkadaşlarına.
“O kim?” O zamanlar kendinden beklenmedik bir fütursuzlukla sormuştu Ertuğrul bunu.
Sağlık ocaklarındaki hemşire fotoğrafları gibi “sus” yapmıştı Gökçen ve önemli bir sır verecekmiş gibi başladığı bu role şen şakrak bir sesle devam etmişti “Sevgilim olur kendileri, yakında evleneceğiz, evimin kadını olacağım.”
Ertuğrul’un Gökçen’i tanıması uzun vakit almıştı. Bu sözlerin her bir kelimesinin şaka olduğunu havsalası almazdı ki o gün. “Sevgili” kelimesi doğruydu bir tek, birkaç hafta sonra o da geçerliliğini yitirmiş, bugün hâlâ havsalası almıyor Ertuğrul’un.
O zamanlar pek dinden konuşmazlardı, siyaset parçalarlardı. Hüseyin masaya oturur oturmaz hava değişmişti, Ertuğrul ne olduğunu anlamamıştı. Daha yuvarlak kelimeler, hafif sulandırılmış fikirler, uzlaşmacı bir üslup takınmıştı herkes. Bir tek Gökçen keskin bir “biz” ile dobraca -ama dobra değil- konuşuyordu. Hüseyin’in konuştuğu dil zaten Fransızcaydı. Ertuğrul’un yırtıcı kuşken ürkek ceylana dönmüş bakışlarını yakalayınca Gökçen, gözlerini o gözlerden ayırmadan Hüseyin’in elini tutup
“Hüseyin ODTÜ mezunu, tam bir ODTÜ’lü kendisi.” dedi.
Hâlbuki “ODTÜ’lü” mü kalmıştı! Ama “tam bir ODTÜ’lü” işte o kalmamış cinsi tanımlamak içindi, Ertuğrul anladı. Faruk Hoca’nın damadı bu mu olacaktı! Gökçen’e hayran kalmıştı ama seçtiği bu adam…
Mutlaka iyi bir sebep olmalı, Gökçen… Gökçen yanlış bir şey yapmaz. Yapmamalı. Gökçen, çocuklarımın annesi sen ol Gökçen.
Hüseyin’i gördükten sonra Gökçen o kadar da ulaşılmaz değildi Ertuğrul için. Solcu bir adamın, bir “ODTÜ’lü”nün o aileye girme, Gökçen’in elini tutma ihtimali varsa, Ertuğrul’un neden olmasın? Faruk Hoca’nın hayatı, daha doğrusu dersleri ülküsü etrafında dönüyordu. Ertuğrul için bir hocanın hayatına açılan tek kapı anlattığı dersler olduğu için, Faruk Hoca’nın eş seçimini de iş seçimi gibi, sevdiği müzik ve yemekleri, izleyeceği film ve haberleri, okuyacağı kitap ve gazeteleri… her şeyi ülküsü doğrultusunda seçtiğine inanıyordu. O yüzden Hoca’nın yeğenine ulaşmak için elindeki büyük şansı değerlendirebilirdi.
Halbuki Faruk Hoca’nın hayatı Ertuğrul’un o zamanlar kavrayabileceğinden kat kat genişti. Meslek seçiminin bile o ülküyle alakası yoktu hatta çoğu zaman mesleğinde yükselmesini yavaşlatmıştı fikirleri, ama siyasi ama bilimsel, hızını kesen bir etkisi hep vardı fikirlerinin. Leyla’yı kendisine eş olarak seçmesinin sebebi paylaştıkları ülkü değildi. Leyla ile tarihleri o kadar eskidir ki, bu ülküyü birlikte öğrendiler aslında.
Faruk Hoca’nın, “Poşet çay içilir mi evladım!” derken Rize çayı demlemeyi değil de bergamotlu bir İngiliz çayını özlediğini, evinde pikap olduğunu ama hep opera plakları dinlediğini bilseydi Ertuğrul, Gökçen’e ulaşmanın zannettiği gibi kolay ama zannettiği kadar zor da olmadığını anlardı belki. Halbuki Gökçen Faruk’un değil, Leyla’nın yeğeni. Gökçen’in kendi anne-babası, onlardan da bağımsız kendi fikirleri, zevkleri ve yetenekleri var.
Tanıştıkları gün vedalaşırken, Gökçen yine en tiyatrocu haliyle masal kuşu isimli yeni arkadaşına
“Eniştemin kulağına gitmesin” diyerek Hüseyin’i işaret etmişti. Hüseyin’le birbirlerine “sevgili” sıfatını yakıştıralı enikonu iki sene olmuş, ailelerden hiç kimseyle tanışılmamıştı. Gökçen bir yandan bu adamla hayatını birleştireceğini hissediyor bir yandan da dönülmez yolun girişini erteleyip duruyordu kendi çapında. Halbuki Hüseyin çoktan kendi anne-babasına Gökçen’in fotoğraflarını göstermiş, “istemeye gittiğimizde” diye başlayan cümleler kurmuştu. Gökçen, Hüseyin’in halkçılıktan gelen gelenekçi yüzüne güveniyordu. Anneannesi, “Allah korkusu olmayan adamdan sakının” derdi, Hüseyin’de Allah korkusu vardı da sevgisi var mıydı, tartışılır.
Karşılıklı ilan-ı aşk ettiklerinin haftasında bir kabus görmüştü Gökçen: Hüseyin, gözleri kan toplamış, kıpkırmızı, halinden bihaber ona doğru koşmakta.
“Hüseyin ne oldu sana, iyi misin? Gözlerin kanlanmış” diye dehşetle soruyor Gökçen, Hüseyin oralı değil, neşe içine dans etmeye başlıyor. Sabah interneti açıp da rüya tabirlerine bakana kadar ruh gibiydi. Bilgi çöplüğünden birkaç rüya tabiri okuyup birbirleriyle sağlama yaptıktan sonra oturup kendi rüyasını değerlendirdi: Demek ki Hüseyin onu hiç ummadığı bir anda yarı yolda bırakıp gidecek. O, Hüseyin’e yardımcı olmaya çalışırken Hüseyin kendi paçasını kurtarıp Gökçen’i zor durumda bırakacak.
“O kim?” O zamanlar kendinden beklenmedik bir fütursuzlukla sormuştu Ertuğrul bunu.
Sağlık ocaklarındaki hemşire fotoğrafları gibi “sus” yapmıştı Gökçen ve önemli bir sır verecekmiş gibi başladığı bu role şen şakrak bir sesle devam etmişti “Sevgilim olur kendileri, yakında evleneceğiz, evimin kadını olacağım.”
Ertuğrul’un Gökçen’i tanıması uzun vakit almıştı. Bu sözlerin her bir kelimesinin şaka olduğunu havsalası almazdı ki o gün. “Sevgili” kelimesi doğruydu bir tek, birkaç hafta sonra o da geçerliliğini yitirmiş, bugün hâlâ havsalası almıyor Ertuğrul’un.
O zamanlar pek dinden konuşmazlardı, siyaset parçalarlardı. Hüseyin masaya oturur oturmaz hava değişmişti, Ertuğrul ne olduğunu anlamamıştı. Daha yuvarlak kelimeler, hafif sulandırılmış fikirler, uzlaşmacı bir üslup takınmıştı herkes. Bir tek Gökçen keskin bir “biz” ile dobraca -ama dobra değil- konuşuyordu. Hüseyin’in konuştuğu dil zaten Fransızcaydı. Ertuğrul’un yırtıcı kuşken ürkek ceylana dönmüş bakışlarını yakalayınca Gökçen, gözlerini o gözlerden ayırmadan Hüseyin’in elini tutup
“Hüseyin ODTÜ mezunu, tam bir ODTÜ’lü kendisi.” dedi.
Hâlbuki “ODTÜ’lü” mü kalmıştı! Ama “tam bir ODTÜ’lü” işte o kalmamış cinsi tanımlamak içindi, Ertuğrul anladı. Faruk Hoca’nın damadı bu mu olacaktı! Gökçen’e hayran kalmıştı ama seçtiği bu adam…
Mutlaka iyi bir sebep olmalı, Gökçen… Gökçen yanlış bir şey yapmaz. Yapmamalı. Gökçen, çocuklarımın annesi sen ol Gökçen.
Hüseyin’i gördükten sonra Gökçen o kadar da ulaşılmaz değildi Ertuğrul için. Solcu bir adamın, bir “ODTÜ’lü”nün o aileye girme, Gökçen’in elini tutma ihtimali varsa, Ertuğrul’un neden olmasın? Faruk Hoca’nın hayatı, daha doğrusu dersleri ülküsü etrafında dönüyordu. Ertuğrul için bir hocanın hayatına açılan tek kapı anlattığı dersler olduğu için, Faruk Hoca’nın eş seçimini de iş seçimi gibi, sevdiği müzik ve yemekleri, izleyeceği film ve haberleri, okuyacağı kitap ve gazeteleri… her şeyi ülküsü doğrultusunda seçtiğine inanıyordu. O yüzden Hoca’nın yeğenine ulaşmak için elindeki büyük şansı değerlendirebilirdi.
Halbuki Faruk Hoca’nın hayatı Ertuğrul’un o zamanlar kavrayabileceğinden kat kat genişti. Meslek seçiminin bile o ülküyle alakası yoktu hatta çoğu zaman mesleğinde yükselmesini yavaşlatmıştı fikirleri, ama siyasi ama bilimsel, hızını kesen bir etkisi hep vardı fikirlerinin. Leyla’yı kendisine eş olarak seçmesinin sebebi paylaştıkları ülkü değildi. Leyla ile tarihleri o kadar eskidir ki, bu ülküyü birlikte öğrendiler aslında.
Faruk Hoca’nın, “Poşet çay içilir mi evladım!” derken Rize çayı demlemeyi değil de bergamotlu bir İngiliz çayını özlediğini, evinde pikap olduğunu ama hep opera plakları dinlediğini bilseydi Ertuğrul, Gökçen’e ulaşmanın zannettiği gibi kolay ama zannettiği kadar zor da olmadığını anlardı belki. Halbuki Gökçen Faruk’un değil, Leyla’nın yeğeni. Gökçen’in kendi anne-babası, onlardan da bağımsız kendi fikirleri, zevkleri ve yetenekleri var.
Tanıştıkları gün vedalaşırken, Gökçen yine en tiyatrocu haliyle masal kuşu isimli yeni arkadaşına
“Eniştemin kulağına gitmesin” diyerek Hüseyin’i işaret etmişti. Hüseyin’le birbirlerine “sevgili” sıfatını yakıştıralı enikonu iki sene olmuş, ailelerden hiç kimseyle tanışılmamıştı. Gökçen bir yandan bu adamla hayatını birleştireceğini hissediyor bir yandan da dönülmez yolun girişini erteleyip duruyordu kendi çapında. Halbuki Hüseyin çoktan kendi anne-babasına Gökçen’in fotoğraflarını göstermiş, “istemeye gittiğimizde” diye başlayan cümleler kurmuştu. Gökçen, Hüseyin’in halkçılıktan gelen gelenekçi yüzüne güveniyordu. Anneannesi, “Allah korkusu olmayan adamdan sakının” derdi, Hüseyin’de Allah korkusu vardı da sevgisi var mıydı, tartışılır.
Karşılıklı ilan-ı aşk ettiklerinin haftasında bir kabus görmüştü Gökçen: Hüseyin, gözleri kan toplamış, kıpkırmızı, halinden bihaber ona doğru koşmakta.
“Hüseyin ne oldu sana, iyi misin? Gözlerin kanlanmış” diye dehşetle soruyor Gökçen, Hüseyin oralı değil, neşe içine dans etmeye başlıyor. Sabah interneti açıp da rüya tabirlerine bakana kadar ruh gibiydi. Bilgi çöplüğünden birkaç rüya tabiri okuyup birbirleriyle sağlama yaptıktan sonra oturup kendi rüyasını değerlendirdi: Demek ki Hüseyin onu hiç ummadığı bir anda yarı yolda bırakıp gidecek. O, Hüseyin’e yardımcı olmaya çalışırken Hüseyin kendi paçasını kurtarıp Gökçen’i zor durumda bırakacak.
5 Ocak 2010 Salı
1-Neden Geldin Ert?
Parmağıyla kapalı tuttuğu telefona ahizeyi çarparak kapattı. Senelerdir aynı kavga, “Hayır o kadına gitmeyeceğim!”. Az sonra bir kez daha telefonun çalacağını tahmin ediyordu. Annesi, teyzesini arayacaktı bu kez, o davet etsin de Gökçen reddedemesin diye. Aceleyle giyindi, yanına cep telefonunu almasa kasıtlı bir şey yaptığı belli olurdu, bir yarım saat yürüyüp gelse yeterdi, pastahaneden kuru pasta alıp dönerdi mesela. Ayakkabılarını giyerken hala öfkeli ve sertti hareketleri. Sokak kapısını açtı, asansör kata geliyordu -tesadüfe bak- şapşallığına kızarak son anda anahtarını aldı kolunu uzatıp ve adımını dışarı atmıştı ki asansörden inen adamla göz göze geldi, bir eli kapının kolunda ama kapıyı çekip kapatamadı. Tedirgin bir “merhaba” döküldü dudaklarından. Onu tanıyamasa gerçekten komik olurdu ama bu adam o muydu? Onun burada işi ne ki? Nasıl gelsin, neden gelsin? Küstah bir “merhaba” işitti kulakları. “Gelmeyip ne yapacaktım”ı aradı tınıda, kestiremedi. “Ben sana küstüm Ertuğrul, ne yüzle geldin?” de diyemezdi, bir “hoş geldin” uygun olurdu şimdi. “Hoş bulduk” derken adam, karşısındakinin gizli kalmış bir ikiz kardeş ya da halüsinasyon olmadığından emin olacak kadar iyi duydu Ertuğrul’un muzip vurgusunu. Hâlâ anlamıyordu, evinin adresini nasıl buldu, nasıl ona hiç duyurmadan geri döndü, bu kadar mı kopmuşlardı birbirlerinden, ne zaman dönmüştü acaba, neye güvenip de gün ortasında buraya gelmişti? Gökçen kapıdan arta kalan eliyle içeriyi gösteriyordu ki, beklenen telefon çalmaya başladı. Bir saniye kilitlendi, gözlerini kapatıp sistemi yeniden açtı -hep görsele çevirirdi kafasındakileri, yanlış telaffuzunu düzeltirken de kafasını iki yana sallayıp silerdi önce hatasını-
“Şu telefon çalmayı bitirdikten sonra içeri girelim istersen”.
Ertuğrul muzaffer, gülümsüyordu geldiğinden beri,
“Tabi, sağ ol. Kim arıyor?”
İç geçirdi cevaplayıp cevaplamamayı düşünürken,
“Boş ver.” Bir erkeğin aradığını da düşünebilirdi şimdi, amaç bu değildi aslında ama onca zamandan sonra aile meselelerini konuşmak istemiyordu Ertuğrul’la.
İçeri girip salona oturdular. Çay demlemeyi teklif etmesi gerekirdi Gökçen’in ama yapay nezakete hali yoktu, bir an önce sorularının cevaplanmasını istiyordu. Uyuşmuş bir beyinle soruyordu Ertuğrul’un rahat tavırlarına git gide daha çok sinirlenirken,
“Nerden buldun adresimi?”
“Yapma! Ortak çevremiz çok geniş.” Ortak çevre aile büyüklerinden ve üniversite hocalarından oluşuyordu. Belli ki dalga geçecek, hep yaptığı gibi. Ciddi bir şey konuşmaktan hep kaçardı zaten. Kendi kafasında hallettiyse meseleyi, tartışacak bir şey kalmamıştır onun için.
Halbuki Gökçen kaç zamandır kafasında türlü senaryolar yazıyor, bozuyor, yenisini yazıyor sonra en başa dönüyordu. Bunlardan hangisi doğruydu, öğrenmesi gerek. Genellikle hiç biri doğru olmazdı, hayat onun kestirmeye çalıştığından daha basitti, ya da insanlardı basit olan. Bazen de kendini öyle kaptırırdı ki haklı olduğu bir senaryoya, karşısındaki yeminler de etse, inanmazdı, başkalarının duygu ve düşüncelerini onlardan daha iyi değerlendirebileceğine inanmıştı bir kere, aklını çelene aşk olsun. Teyzesine çekmişti bu huyu, hiç fark etmese, fark etse de kabullenemeyecekse bile, bu böyleydi. Ev adresini verip, hatta Çarşamba günleri Gökçen’in evde olduğunu söyleyip Ertuğrul’a yardımcı olacak tek kişi küçük Ece’ydi, rahmetli dayısının kızı. Sinirini yatıştırmak için onun yüzüne bakmadan sıradaki soruya başladı Gökçen
“Nasıl oldu da geldin…” ama şimdi yüzündeki ifadeyi yakalamak istiyordu “… kıymetli Amerika’ndan?”
Sonunda muziplikle örtülediği o küstah o umursamaz ifade kaybolup da gözlerine birer utanç damlası konmuştu. Bu sefer Ertuğrul çevirdi başını öyle cevapladı
“Temelli dönecek olabilirim.” Yalan söylüyordu, bu o kadar basit değildi. Gökçen ona “Evet, dön. Bana dön, kendi hayatımızı kuralım artık” desin istedi o anda ama başladığı iş ne olursa olsun Gökçen’in, o işin hakkıyla bitirilmesi taraftarı olacağını biliyordu, bundan cesaret alıp da söylemişti aslında bu yalanı. Gökçen’in duymak istediği şeyi söylediğini zannediyordu, şimdi de o Ertuğrul’un duymak istediğini söylesin bakalım.
“Neden geldin Ert?” Gökçen ona ne kadar inanmak istese de, Ertuğrul’un bıraktığından daha temkinli bir insandı artık. Ertuğrul’u iyi tanıdığını iddia edemezdi ama ona güvenmemesi gerektiğini hatırlıyordu. O ne kadar içten görünse de yaşaran ve kaçan gözleriyle, Gökçen bu söze inanmayı ne kadar istese de, yaşadıklarından öğrendiği buydu, Ertuğrul’a inanma! Bir zamanlar onun kendisine âşık olduğunu zannetmişti. Bir zamanlar onun iyi bir amaç için gitmek zorunda olduğunu zannetmişti. Bir zamanlar onun sadece bir kukla olduğunu zannetmişti. Şimdi Ertuğrul’la ilgili her şeyin bir sanı olduğunu düşünüyordu. Soyadıyla namüsemma, Ertuğrul Emingil. Bunları düşünüp o soruyu sormaya cesaret etmişti, neden geldi ki Ertuğrul?
Ertuğrul şaşırmıştı. Aylardır internetten hikâyelerini takip ettiği kız bu değildi, ya da çok usta bir yazar olmuştu, inanmadığı şeyleri yazabiliyordu.
“Gökçen ben… böyle olacağını bilmiyordum… hikaye çok uzun aslında, çok karışık…”
Gökçen’in içindeki canavar ortaya çıkmıştı, kesti Ertuğrul’ın lafını
“Ben sana özetleyeyim hikâyeyi; iki temel nokta var,” elleriyle görsellik katıyordu öfkeli anlatışına “birincisi; hazır değildin, kaçtın. Herhangi bir erkek gibi, siz erkekler hiçbir zaman hazır olmazsınız zaten bir ilişkiye. İkincisi; benim yolda görsem selam vermeyeceğim adamlara hizmete gittin oraya, beni…”
Ertuğrul’un dinine küfredilmişti sanki;
“Abartma!” diye kesti Gökçen’in lafını, aldı sazı eline “Sen elin solcusuyla sözlüydün o zamanlar, biz ona bile selam veriyorduk.”
Gökçen kaptırır mı sazı!
“Ben senin uğruna evliliğe giden ilişkimi bitirdim. Solcu molcu, onun kime hizmet ettiği belliydi hiç olmazsa. Son tahlilde vatanseverdi. Senin kime hizmet ettiğini sen bile bilmiyorsun, farkında değilsin!”
Farkındaydı ki, buradaydı ama bunu Gökçen’e söyleyip zafer sevinci yaşatmayacaktı ona, solcu herifi savunmaya başladığına göre bu kavganın daha uzaması gerekti. Zaten, pek de emin değildi fark ettiği şeylerden, Emingil Ertuğrul, Gökçen’e günde bir yalan yeterdi.
“Hep başkaları adına karar veriyorsun Gökçen! Ben hayatından çıktıktan sonra niye dönmedin vatansever sevgiline?”
“Benim ilişkilerimin asaleti vardır, sırf evlilik olsun diye aldattığım adamla bir yastığa baş mı koyacaktım!”
“Sen beni de aldatmışsın o zaman!” “Konuşturma beni Ert.” Onu şımartmak istemiyordu. Ertuğrul’la ikinci görüşmelerinde dipsiz kuyulara çekildiğini hissetmişti Gökçen ve Hüseyin’le ilişkisini bitirmişti. Ertuğrul’un haberi olmasa da, baş başa görüşmeye başladıklarında Gökçen’in hayatındaki tek erkek kendisiydi. Bunu bir gün açıklayacaktı Gökçen, bugün değil. “Senle hiçbir zaman bir ilişkimiz olmadı bizim.”
“Şu telefon çalmayı bitirdikten sonra içeri girelim istersen”.
Ertuğrul muzaffer, gülümsüyordu geldiğinden beri,
“Tabi, sağ ol. Kim arıyor?”
İç geçirdi cevaplayıp cevaplamamayı düşünürken,
“Boş ver.” Bir erkeğin aradığını da düşünebilirdi şimdi, amaç bu değildi aslında ama onca zamandan sonra aile meselelerini konuşmak istemiyordu Ertuğrul’la.
İçeri girip salona oturdular. Çay demlemeyi teklif etmesi gerekirdi Gökçen’in ama yapay nezakete hali yoktu, bir an önce sorularının cevaplanmasını istiyordu. Uyuşmuş bir beyinle soruyordu Ertuğrul’un rahat tavırlarına git gide daha çok sinirlenirken,
“Nerden buldun adresimi?”
“Yapma! Ortak çevremiz çok geniş.” Ortak çevre aile büyüklerinden ve üniversite hocalarından oluşuyordu. Belli ki dalga geçecek, hep yaptığı gibi. Ciddi bir şey konuşmaktan hep kaçardı zaten. Kendi kafasında hallettiyse meseleyi, tartışacak bir şey kalmamıştır onun için.
Halbuki Gökçen kaç zamandır kafasında türlü senaryolar yazıyor, bozuyor, yenisini yazıyor sonra en başa dönüyordu. Bunlardan hangisi doğruydu, öğrenmesi gerek. Genellikle hiç biri doğru olmazdı, hayat onun kestirmeye çalıştığından daha basitti, ya da insanlardı basit olan. Bazen de kendini öyle kaptırırdı ki haklı olduğu bir senaryoya, karşısındaki yeminler de etse, inanmazdı, başkalarının duygu ve düşüncelerini onlardan daha iyi değerlendirebileceğine inanmıştı bir kere, aklını çelene aşk olsun. Teyzesine çekmişti bu huyu, hiç fark etmese, fark etse de kabullenemeyecekse bile, bu böyleydi. Ev adresini verip, hatta Çarşamba günleri Gökçen’in evde olduğunu söyleyip Ertuğrul’a yardımcı olacak tek kişi küçük Ece’ydi, rahmetli dayısının kızı. Sinirini yatıştırmak için onun yüzüne bakmadan sıradaki soruya başladı Gökçen
“Nasıl oldu da geldin…” ama şimdi yüzündeki ifadeyi yakalamak istiyordu “… kıymetli Amerika’ndan?”
Sonunda muziplikle örtülediği o küstah o umursamaz ifade kaybolup da gözlerine birer utanç damlası konmuştu. Bu sefer Ertuğrul çevirdi başını öyle cevapladı
“Temelli dönecek olabilirim.” Yalan söylüyordu, bu o kadar basit değildi. Gökçen ona “Evet, dön. Bana dön, kendi hayatımızı kuralım artık” desin istedi o anda ama başladığı iş ne olursa olsun Gökçen’in, o işin hakkıyla bitirilmesi taraftarı olacağını biliyordu, bundan cesaret alıp da söylemişti aslında bu yalanı. Gökçen’in duymak istediği şeyi söylediğini zannediyordu, şimdi de o Ertuğrul’un duymak istediğini söylesin bakalım.
“Neden geldin Ert?” Gökçen ona ne kadar inanmak istese de, Ertuğrul’un bıraktığından daha temkinli bir insandı artık. Ertuğrul’u iyi tanıdığını iddia edemezdi ama ona güvenmemesi gerektiğini hatırlıyordu. O ne kadar içten görünse de yaşaran ve kaçan gözleriyle, Gökçen bu söze inanmayı ne kadar istese de, yaşadıklarından öğrendiği buydu, Ertuğrul’a inanma! Bir zamanlar onun kendisine âşık olduğunu zannetmişti. Bir zamanlar onun iyi bir amaç için gitmek zorunda olduğunu zannetmişti. Bir zamanlar onun sadece bir kukla olduğunu zannetmişti. Şimdi Ertuğrul’la ilgili her şeyin bir sanı olduğunu düşünüyordu. Soyadıyla namüsemma, Ertuğrul Emingil. Bunları düşünüp o soruyu sormaya cesaret etmişti, neden geldi ki Ertuğrul?
Ertuğrul şaşırmıştı. Aylardır internetten hikâyelerini takip ettiği kız bu değildi, ya da çok usta bir yazar olmuştu, inanmadığı şeyleri yazabiliyordu.
“Gökçen ben… böyle olacağını bilmiyordum… hikaye çok uzun aslında, çok karışık…”
Gökçen’in içindeki canavar ortaya çıkmıştı, kesti Ertuğrul’ın lafını
“Ben sana özetleyeyim hikâyeyi; iki temel nokta var,” elleriyle görsellik katıyordu öfkeli anlatışına “birincisi; hazır değildin, kaçtın. Herhangi bir erkek gibi, siz erkekler hiçbir zaman hazır olmazsınız zaten bir ilişkiye. İkincisi; benim yolda görsem selam vermeyeceğim adamlara hizmete gittin oraya, beni…”
Ertuğrul’un dinine küfredilmişti sanki;
“Abartma!” diye kesti Gökçen’in lafını, aldı sazı eline “Sen elin solcusuyla sözlüydün o zamanlar, biz ona bile selam veriyorduk.”
Gökçen kaptırır mı sazı!
“Ben senin uğruna evliliğe giden ilişkimi bitirdim. Solcu molcu, onun kime hizmet ettiği belliydi hiç olmazsa. Son tahlilde vatanseverdi. Senin kime hizmet ettiğini sen bile bilmiyorsun, farkında değilsin!”
Farkındaydı ki, buradaydı ama bunu Gökçen’e söyleyip zafer sevinci yaşatmayacaktı ona, solcu herifi savunmaya başladığına göre bu kavganın daha uzaması gerekti. Zaten, pek de emin değildi fark ettiği şeylerden, Emingil Ertuğrul, Gökçen’e günde bir yalan yeterdi.
“Hep başkaları adına karar veriyorsun Gökçen! Ben hayatından çıktıktan sonra niye dönmedin vatansever sevgiline?”
“Benim ilişkilerimin asaleti vardır, sırf evlilik olsun diye aldattığım adamla bir yastığa baş mı koyacaktım!”
“Sen beni de aldatmışsın o zaman!” “Konuşturma beni Ert.” Onu şımartmak istemiyordu. Ertuğrul’la ikinci görüşmelerinde dipsiz kuyulara çekildiğini hissetmişti Gökçen ve Hüseyin’le ilişkisini bitirmişti. Ertuğrul’un haberi olmasa da, baş başa görüşmeye başladıklarında Gökçen’in hayatındaki tek erkek kendisiydi. Bunu bir gün açıklayacaktı Gökçen, bugün değil. “Senle hiçbir zaman bir ilişkimiz olmadı bizim.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)