5 Ocak 2010 Salı

1-Neden Geldin Ert?

Parmağıyla kapalı tuttuğu telefona ahizeyi çarparak kapattı. Senelerdir aynı kavga, “Hayır o kadına gitmeyeceğim!”. Az sonra bir kez daha telefonun çalacağını tahmin ediyordu. Annesi, teyzesini arayacaktı bu kez, o davet etsin de Gökçen reddedemesin diye. Aceleyle giyindi, yanına cep telefonunu almasa kasıtlı bir şey yaptığı belli olurdu, bir yarım saat yürüyüp gelse yeterdi, pastahaneden kuru pasta alıp dönerdi mesela. Ayakkabılarını giyerken hala öfkeli ve sertti hareketleri. Sokak kapısını açtı, asansör kata geliyordu -tesadüfe bak- şapşallığına kızarak son anda anahtarını aldı kolunu uzatıp ve adımını dışarı atmıştı ki asansörden inen adamla göz göze geldi, bir eli kapının kolunda ama kapıyı çekip kapatamadı. Tedirgin bir “merhaba” döküldü dudaklarından. Onu tanıyamasa gerçekten komik olurdu ama bu adam o muydu? Onun burada işi ne ki? Nasıl gelsin, neden gelsin? Küstah bir “merhaba” işitti kulakları. “Gelmeyip ne yapacaktım”ı aradı tınıda, kestiremedi. “Ben sana küstüm Ertuğrul, ne yüzle geldin?” de diyemezdi, bir “hoş geldin” uygun olurdu şimdi. “Hoş bulduk” derken adam, karşısındakinin gizli kalmış bir ikiz kardeş ya da halüsinasyon olmadığından emin olacak kadar iyi duydu Ertuğrul’un muzip vurgusunu. Hâlâ anlamıyordu, evinin adresini nasıl buldu, nasıl ona hiç duyurmadan geri döndü, bu kadar mı kopmuşlardı birbirlerinden, ne zaman dönmüştü acaba, neye güvenip de gün ortasında buraya gelmişti? Gökçen kapıdan arta kalan eliyle içeriyi gösteriyordu ki, beklenen telefon çalmaya başladı. Bir saniye kilitlendi, gözlerini kapatıp sistemi yeniden açtı -hep görsele çevirirdi kafasındakileri, yanlış telaffuzunu düzeltirken de kafasını iki yana sallayıp silerdi önce hatasını-
“Şu telefon çalmayı bitirdikten sonra içeri girelim istersen”.
Ertuğrul muzaffer, gülümsüyordu geldiğinden beri,
“Tabi, sağ ol. Kim arıyor?”
İç geçirdi cevaplayıp cevaplamamayı düşünürken,
“Boş ver.” Bir erkeğin aradığını da düşünebilirdi şimdi, amaç bu değildi aslında ama onca zamandan sonra aile meselelerini konuşmak istemiyordu Ertuğrul’la.
İçeri girip salona oturdular. Çay demlemeyi teklif etmesi gerekirdi Gökçen’in ama yapay nezakete hali yoktu, bir an önce sorularının cevaplanmasını istiyordu. Uyuşmuş bir beyinle soruyordu Ertuğrul’un rahat tavırlarına git gide daha çok sinirlenirken,
“Nerden buldun adresimi?”
“Yapma! Ortak çevremiz çok geniş.” Ortak çevre aile büyüklerinden ve üniversite hocalarından oluşuyordu. Belli ki dalga geçecek, hep yaptığı gibi. Ciddi bir şey konuşmaktan hep kaçardı zaten. Kendi kafasında hallettiyse meseleyi, tartışacak bir şey kalmamıştır onun için.
Halbuki Gökçen kaç zamandır kafasında türlü senaryolar yazıyor, bozuyor, yenisini yazıyor sonra en başa dönüyordu. Bunlardan hangisi doğruydu, öğrenmesi gerek. Genellikle hiç biri doğru olmazdı, hayat onun kestirmeye çalıştığından daha basitti, ya da insanlardı basit olan. Bazen de kendini öyle kaptırırdı ki haklı olduğu bir senaryoya, karşısındaki yeminler de etse, inanmazdı, başkalarının duygu ve düşüncelerini onlardan daha iyi değerlendirebileceğine inanmıştı bir kere, aklını çelene aşk olsun. Teyzesine çekmişti bu huyu, hiç fark etmese, fark etse de kabullenemeyecekse bile, bu böyleydi. Ev adresini verip, hatta Çarşamba günleri Gökçen’in evde olduğunu söyleyip Ertuğrul’a yardımcı olacak tek kişi küçük Ece’ydi, rahmetli dayısının kızı. Sinirini yatıştırmak için onun yüzüne bakmadan sıradaki soruya başladı Gökçen
“Nasıl oldu da geldin…” ama şimdi yüzündeki ifadeyi yakalamak istiyordu “… kıymetli Amerika’ndan?”
Sonunda muziplikle örtülediği o küstah o umursamaz ifade kaybolup da gözlerine birer utanç damlası konmuştu. Bu sefer Ertuğrul çevirdi başını öyle cevapladı
“Temelli dönecek olabilirim.” Yalan söylüyordu, bu o kadar basit değildi. Gökçen ona “Evet, dön. Bana dön, kendi hayatımızı kuralım artık” desin istedi o anda ama başladığı iş ne olursa olsun Gökçen’in, o işin hakkıyla bitirilmesi taraftarı olacağını biliyordu, bundan cesaret alıp da söylemişti aslında bu yalanı. Gökçen’in duymak istediği şeyi söylediğini zannediyordu, şimdi de o Ertuğrul’un duymak istediğini söylesin bakalım.
“Neden geldin Ert?” Gökçen ona ne kadar inanmak istese de, Ertuğrul’un bıraktığından daha temkinli bir insandı artık. Ertuğrul’u iyi tanıdığını iddia edemezdi ama ona güvenmemesi gerektiğini hatırlıyordu. O ne kadar içten görünse de yaşaran ve kaçan gözleriyle, Gökçen bu söze inanmayı ne kadar istese de, yaşadıklarından öğrendiği buydu, Ertuğrul’a inanma! Bir zamanlar onun kendisine âşık olduğunu zannetmişti. Bir zamanlar onun iyi bir amaç için gitmek zorunda olduğunu zannetmişti. Bir zamanlar onun sadece bir kukla olduğunu zannetmişti. Şimdi Ertuğrul’la ilgili her şeyin bir sanı olduğunu düşünüyordu. Soyadıyla namüsemma, Ertuğrul Emingil. Bunları düşünüp o soruyu sormaya cesaret etmişti, neden geldi ki Ertuğrul?
Ertuğrul şaşırmıştı. Aylardır internetten hikâyelerini takip ettiği kız bu değildi, ya da çok usta bir yazar olmuştu, inanmadığı şeyleri yazabiliyordu.
“Gökçen ben… böyle olacağını bilmiyordum… hikaye çok uzun aslında, çok karışık…”
Gökçen’in içindeki canavar ortaya çıkmıştı, kesti Ertuğrul’ın lafını
“Ben sana özetleyeyim hikâyeyi; iki temel nokta var,” elleriyle görsellik katıyordu öfkeli anlatışına “birincisi; hazır değildin, kaçtın. Herhangi bir erkek gibi, siz erkekler hiçbir zaman hazır olmazsınız zaten bir ilişkiye. İkincisi; benim yolda görsem selam vermeyeceğim adamlara hizmete gittin oraya, beni…”
Ertuğrul’un dinine küfredilmişti sanki;
“Abartma!” diye kesti Gökçen’in lafını, aldı sazı eline “Sen elin solcusuyla sözlüydün o zamanlar, biz ona bile selam veriyorduk.”
Gökçen kaptırır mı sazı!
“Ben senin uğruna evliliğe giden ilişkimi bitirdim. Solcu molcu, onun kime hizmet ettiği belliydi hiç olmazsa. Son tahlilde vatanseverdi. Senin kime hizmet ettiğini sen bile bilmiyorsun, farkında değilsin!”
Farkındaydı ki, buradaydı ama bunu Gökçen’e söyleyip zafer sevinci yaşatmayacaktı ona, solcu herifi savunmaya başladığına göre bu kavganın daha uzaması gerekti. Zaten, pek de emin değildi fark ettiği şeylerden, Emingil Ertuğrul, Gökçen’e günde bir yalan yeterdi.
“Hep başkaları adına karar veriyorsun Gökçen! Ben hayatından çıktıktan sonra niye dönmedin vatansever sevgiline?”
“Benim ilişkilerimin asaleti vardır, sırf evlilik olsun diye aldattığım adamla bir yastığa baş mı koyacaktım!”
“Sen beni de aldatmışsın o zaman!” “Konuşturma beni Ert.” Onu şımartmak istemiyordu. Ertuğrul’la ikinci görüşmelerinde dipsiz kuyulara çekildiğini hissetmişti Gökçen ve Hüseyin’le ilişkisini bitirmişti. Ertuğrul’un haberi olmasa da, baş başa görüşmeye başladıklarında Gökçen’in hayatındaki tek erkek kendisiydi. Bunu bir gün açıklayacaktı Gökçen, bugün değil. “Senle hiçbir zaman bir ilişkimiz olmadı bizim.”

2 yorum:

  1. bir hikaye yazmak... herşeyden önce cesaret ister. hele ki denemelerinin ve şiirlerinin iyi olduğuna inanan-inanılan senin gibi bir yazar için. çok daha fazla emek ister, zaman ister... yazı sancıları sonra sonra belirir: hikayenin içindeki çelişki olma ihtimali, karakterleri bozmadan akışı sağlayabilmek...vs... sen de farkındasındır zaten. çok güzel bişey çıkıcağına inanıyorum. şimdiden tebrikk ediyorum...
    eleştiriler okudukça gelicekkk :D
    kalemine sağlıkk ;)

    YanıtlaSil
  2. Oldukça sürükleyici ve ilgi uyandırıcı bir yazı olmuş. Ancak sonlara doğru karakterlerin ruhsal kavgaları biraz kafa karıştırıcı olmuş. Yani kim kime neden içerlemiş gibi küçük ayrıntılar birazcık karışmış. Ama yine de çok güzel olmuş. Başarılarının devamını dilerim.

    YanıtlaSil