Ece iki gün önce Ertuğrul’dan mektup almış, uzun uzun Ertuğrul Ağabeyini ne kadar özlediğini, o Amerikalardayken kendisinin liseli olduğunu, ama başka kızlar gibi olmadığını, erkeklerle çok iyi anlaştığını ama hepsiyle sadece kanka olduğunu yazmıştı. Gökçen Ablası çarşambaları evdeydi. Madem bir sürpriz planlanıyordu, birkaç gün sonra daha ayrıntılı bilgiler verebilirdi, öyle yazmıştı.
“Gökçen Abla, sen lisedeyken erkek arkadaşın var mıydı?”
Gökçen muzır bir şeyler bekliyordu. Bıyık altından gülerek;
“Yoktu canım.”
Ece yeni bir soru sormaya çekiniyordu. Gökçen hissetti soracağı şeyi, ya da kendisinin de sormak istedikleri vardı, o yüzden yardımcı oldu Ece’ye;
“Şimdi de yok zaten.”
Ece şaşırdı. Gökçen ablası kendine bir sır verir, Ertuğrul’la gizli gizli görüştüklerini söyler diye umuyordu.
“Peki, yakında olsaydı, erkek arkadaşın olmasını isteyeceğin kimse yok mu?”
“Ne demek istiyorsun güzelciğim?”
Ece muzır muzır sırıttı,
“Gökçen Abla hadi itiraf et, senden hoşlanan, senin de hoşlandığın kimse yok mu? Ankara’da veya belki uzakta bir yerde?”
“Benden hoşlanan kimse olduğunu zannetmiyorum canım.”
“Senin hoşlandığın birisi var ama?”
“Korkak insanlardan hoşlanmam ben.”
“Kim korkak?”
Gökçen güldü. Kendi paranoyaları üzerine daha fazla konuşmak istemiyordu.
“Boş ver güzelim.”
“Gökçen Abla, lütfen konuşalım. Ben çok merak ediyorum. Söz, kimseye söylemem.”
“Canım sen anlat biraz, yok mu senin hoşlandığın kimse?”
“Yok, bizim sınıftaki erkekler hep süslü kızlara meraklı.”
“Merak etme, üniversitede de öyle olacak.”
“Sonra?”
“Sonra ne? Erkekler hep öyle.”
“Ama ben süslü olmak istemiyorum.”
“O zaman benim gibi, hiçbir zaman erkek arkadaşın olmaz.”
Gökçen biraz abartıyor muydu? Ama Ece’nin yaşıyla empati kuramıyordu, hemen kendisini örnek alıp da bir erkek arkadaş aramaya başlar mıydı ki Ece bu yaşta? Sahi, Ece’nin yaşı kaçtı? 15! Erkek arkadaş edinmek için erken bir yaş mı bu? Bu evde evet, bu ailede! Doğru mu peki? Bir insan kaç yaşında sevgili edinebilirdi? Evlenmeden hemen önce! Peki, kimseyle arkadaşlık etmeden nasıl seçebilirdi evleneceği kişiyi? Mantığa dayanmayan bu kurallara boş verip Ece’ye Hüseyin’i anlatsa? Olmaz. Ertuğrul’u anlatsa? O hiç olmaz.
“Gökçen Abla, yeme beni! Şimdi sana bir isim söylerim, utanırsın! Ben nasıl olsa her şeyin farkındayım, ne olur sanki paşa paşa itiraf etsen.”
“Olta mı atıyorsun güzelciğim?”
Ece, kozların elinde olduğunu çok iyi biliyordu. Ertuğrul’un mektubu her şeyi açık etmişti, ona kalırsa. Özgüvenle arkasına yaslanıp sahne aldı;
“Ben de yaşım gelince, Faruk Enişte’nin öğrencilerinden birini seçeceğim kendime.”
Gökçen tuzağa düşmemek için son çırpınışını yaptı,
“Var mı şimdiden gözüne kestirdiğin bir tanesi?”
Ece gayet ciddi gelecek planı anlatıyor edasında,
“O kadar yaş farkı olsun istemem. Ama bugün 20 yaşımı geçmiş olsam seçeceğim birisi var.
Gökçen’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Silkindi,
“Kim?!”
Ece yalandan iç geçirdi,
“Onu da kapan kapmış ya, neyse…”
Gökçen şefkat göstererek laf almayı deniyor bir de,
“Kimi kapmışlar güzelciğim?”
“Ah, ama o zaten Amerika’da. Ertuğrul Ağabey ne zaman gelir acaba?”
Gökçen’in gözleri gene açıldı, Ece fark etmemiştir diye kendini kandırarak hemen sakin bir yüz ifadesi takınmaya çalıştı,
“Ertuğrul’un sevgilisi mi varmış?”
Sonunda zafer Ece’nindi!
“Sevgili mevgili bilmem ben ama besbelli biri gönlünü çalmış.”
Demek o gönül çalınmış! O korkak gönül! O kendini kimselere yakıştıramayan, kendini kimselere adamayan gönül çalınmış! Dengini bulmuş mudur? Yaren olmuş mudur o kız ona?
28 Haziran 2010 Pazartesi
20 Haziran 2010 Pazar
26-GKÇN
Üzerinden kaç yıl geçmiş, normalde Ertuğrul, Hüseyin’i gördüğü anda vazgeçerdi bu sevdadan, ama Gökçen hala Ertuğrul’un aklında. Gökçen’le tanışıp, ona âşık olma yolunda, git gide bağlanırken, neden sonra öğrenmişti Hüseyin’in artık Gökçen’in hayatında olmadığını. Gökçen, Hüseyin’den bahsederken, ilk günkü neşesini bir daha hiç takınmamıştı ama Ertuğrul kendince iyiye yormak istememişti bunu.
Hâlbuki Gökçen’le aralarında büyüyen, yeşeren her ne ise, kimsenin itirazı yoktu! Gökçen’in hayatındaki tek erkekmişçesine güvenle dururdu onun yanında. Gökçen gündelik en saçma hikâyelerini bile telefon edip anlatınca Ertuğrul’a, o kadar mutlu olurdu ki. Gökçen’i aramaya cesaret edemediği zamanlarda birden ekranda GKÇN yazardı. İsmini söylemeye kıyamayışına ithafen böyle kaydetmişti telefona Gökçen’in numarasını. Telefonu sevinçle açar, onun araması gayet olağan bir şeymiş gibi, sanki kendi daha önceden arayıp ulaşamamış da, Gökçen o yüzden arıyormuş gibi konuşmaya başlardı.
Anne-babasıyla konuşmanın verdiği mutluluktan, Gökçen’i de arayıvermek istedi, bir an elinde telefon, onun numarasını bilincinin bir alt çekmecesinden çıkarmaya çalıştı ama sonra bunun hoş karşılanmayabileceğini düşündü. Cep telefonunun kodundan emin değildi, son rakamı da hatırlayamamıştı zaten. Sonra, Gökçen’e sürpriz yapmanın çok daha güzel olacağını düşündü. Ece ona yardım edebilirdi. Biletini aldıktan sonra Ece’ye bir elektronik posta atıp geleceği tarihlerde Gökçen’in Ankara’da olup olmayacağını hatta Gökçen’in ders programını bile öğrenebilirdi!
Hâlbuki Gökçen’le aralarında büyüyen, yeşeren her ne ise, kimsenin itirazı yoktu! Gökçen’in hayatındaki tek erkekmişçesine güvenle dururdu onun yanında. Gökçen gündelik en saçma hikâyelerini bile telefon edip anlatınca Ertuğrul’a, o kadar mutlu olurdu ki. Gökçen’i aramaya cesaret edemediği zamanlarda birden ekranda GKÇN yazardı. İsmini söylemeye kıyamayışına ithafen böyle kaydetmişti telefona Gökçen’in numarasını. Telefonu sevinçle açar, onun araması gayet olağan bir şeymiş gibi, sanki kendi daha önceden arayıp ulaşamamış da, Gökçen o yüzden arıyormuş gibi konuşmaya başlardı.
Anne-babasıyla konuşmanın verdiği mutluluktan, Gökçen’i de arayıvermek istedi, bir an elinde telefon, onun numarasını bilincinin bir alt çekmecesinden çıkarmaya çalıştı ama sonra bunun hoş karşılanmayabileceğini düşündü. Cep telefonunun kodundan emin değildi, son rakamı da hatırlayamamıştı zaten. Sonra, Gökçen’e sürpriz yapmanın çok daha güzel olacağını düşündü. Ece ona yardım edebilirdi. Biletini aldıktan sonra Ece’ye bir elektronik posta atıp geleceği tarihlerde Gökçen’in Ankara’da olup olmayacağını hatta Gökçen’in ders programını bile öğrenebilirdi!
12 Haziran 2010 Cumartesi
25-Anneciğim Geleceğim
Eve girerken arkadaşıyla ciddi ciddi empati kurduğunu fark etti. Tek adama körü körüne bağlanmak, ona ve dolayısıyla onun öğrettiği inanca hizmet etme duygusuyla insanın sevdiklerinden uzaklaşması ve bir uğurda kendini adamanın verdiği sahte özgüvenle, insani duygulardan arınmak, sahte kahraman olmak… Bu hisleri çok iyi anlıyordu Ertuğrul. Annesini kaç haftadır aramadığını düşündü. O aradığında da “uykum var” deyip kısa kesiyordu konuşmayı. Annesine anlatacak bir şeyi kalmamıştı ki. Üniversitenin ilk yılında öğlen yediği yemeğe kadar anlatırdı o gün neler yaptığını ki, annesinin aklı kalmasın onda. Sonra yemekleri aksatmaya başladı, annesi üzülmesin diye anlatmayı kesti, sonra annesi kızmasın diye anlatmadı bazı şeyleri, utandığı için anlatmadığı şeyler de oldu. En sonunda da, annesini ilgilendirmeyecek konulardan konuşmayı sever olmuştu o yüzden bir şey anlatmıyordu annesine. Hâlbuki kadıncağız hala sesini duyunca mutlu oluyordu. Saate baktı, Türkiye’de saat sabahın üçü. Sabah namazı kaçta acaba? Bir iki saat sonra arasa evi, o saatte telefon çalınca yüreklerine inmez mi? Fark etti ki, hep böyle düşüncelerle erteliyordu evi aramayı. Güya onları düşünüyordu ama sonuçta onları mutlu etmenin yolu bu değildi ki.
Ertuğrul, kendisinin de bir hocası olduğunu hatırladı. Lise son öğrencilerine gönüllü olarak ders çalıştırdığı bir sene şahit olduğu konuşmayı hatırladı. Çocuklardan biri dershaneye telefon etmişti şifresini sormak için. Dershane herkesin şifresini alırdı, tercih zamanı mutlaka dershaneye gelmelerini, oradaki rehberlik hocasıyla formu doldurmalarını tembihlerlerdi öğrencilere. Akşamın bir saati çocuk telaşlanmış,
“Ağabey, benim şifrem neydi?” diye aramış dershaneyi. Rehberlik hocasıydı, “ağabey” dediği. Herkes ağabey zaten, bir tıp camiasında bir de burada herkes abla ve ağabey! Ağabey hemen önünde duran listeden okudu şifreyi. Çocuk demiş ki,
“Ben de öyle hatırlıyorum ama giremedim az önce sisteme.”
“Baban değiştirmiştir belki şifreni.”
Ertuğrul refleks olarak döndü rehberlik hocasına baktı bu ilginç önerme karşısında. Bir evin içinde baba-oğul haberdar olmaz mıydı birbirinden! Adam telefonu kapattı, bilgisayarda bir iki tuşa basıp önündeki dosyayı kapattı, çekmeceye kaldırdı.
Şimdi düşünüyordu da Ertuğrul, o çocuk şifresini kullanamadığı sırada ne tesadüftür ki şifre listesi masanın üstündeydi. Kendi babası hakkında benzer bir itham düşündü, on sekiz yaşında olsa inanır mıydı böyle bir şeye? Hizmette öyle insanlar var ki, değil on sekiz, otuz sekiz yaşında söylense gene silerler babalarını. Öyle saf olanları asla yükselmez ama Ertuğrul yükselmekte. Anne-babasından asla yüz çevirmeyecek kadar akıllı olması ile yükselmesi arasında bir doğru orantı kuracaktı ki, anne-babasından yüz çevirdiğini fark etmeyecek kadar aptallaştığı çıktı kat sayı olarak! Telaşla evi aradı, bir yandan da bilgisayarı açıyordu. Babasının uykudan yeni kalkmış heyecanlı sesi açtı karşı taraftan,
“Buyurun?”
“Babacığım, ben Ertuğrul.”
“Oğlum” çok mutluydu babası, “nasılsın?”
“İyiyim babacığım, siz nasılsınız?”
“İyiyiz oğlum, iyi. Annen de kalktı geldi. Hayırdır oğlum, bir yaramazlık yok, değil mi?”
“Yok babacığım yok. Çok özledim sizi, sabah namazını bekleyecektim ama dayanamadım, kusura bakmayın.”
“Ne kusuru evladım. Bak annen çekiştiriyor, o da duysun sesini.”
“Tabii duysun baba, tamam ver annemi.”
Susuzluktan kurumuş da bir pınara kavuşmuş gibi çıktı kadının sesi,
“Oğlum! Nasılsın canım?”
“İyiyim anneciğim iyi, sen de iyi misin?”
“İyiyim yavrum, sesini duydum daha iyi oldum. Çok özledim ben seni. Sorunca kızıyorsun ama ben gene de soracağım, ne zaman geleceksin evladım, belli mi?”
“Niye kızayım anneciğim, aşk olsun. Sizi uyandırmışım gecenin bir yarısı, asıl siz kızın bana…”
“Yok biz kızmayız oğlum, sesini duyduk işte, nesine kızalım.”
“Anneciğim geleceğim inşallah.” Bilgisayar açılmıştı, Ertuğrul bilet fiyatlarına bakmaya başlamıştı bir yandan. “Şimdi bakıyorum ben internetten, ucuz biletler hangi tarihte başlıyorsa o zaman kalkıp geleceğim yanınıza bir süre. Bir de size ne zaman uygun olur, onu sorayım diye aradım işte.”
“Bana hep uygun oğlum, sen ne zaman gelsen başım üstünde yerin var. Bak, geleceğini duydu baban da heyecanlandı, telefonu istiyor, bir şey diyecekmiş sana.”
“Oğlum, ucuz bilet bakma, ben sana para gönderirim. Amcana sözüm var, tarlayı satmaya gideceğim önümüzdeki hafta köye, haftaya gelme de ne zaman istersen gel.”
“Aman baba ne yaptın, haftaya gelemem zaten. Gelsem de bir haftacık mı kalacağım, aşk olsun. En az” üç diyecekti, fazla heveslenmesinler de izin alamazsa üzülmesinler diye düşündü “iki hafta kalırım gelmişken.”
“Aman ne güzel bir haber bu evladım. Tamam sen istediğin tarihe al biletini bak tarla satılınca yüklü para geçecek elimize, bu sene uçak biletlerin benden, iyi değerlendir.”
“Tamam baba, sağ olasın. Ben mayısa biletimi ayırtayım o zaman.”
“Bana bak, bu seneki biletler dediysek, Türkiye biletleri. Öyle gezmeye gideceğim baba bilet, deme, bozuşuruz.”
“Anladım babacığım anladım. Bu seneki gezmeleri hep Türkiye’ye yaparım o zaman.”
“Tabi öyle yapacaksın, eşek herif. Bak annen sevinçten ağlayacak neredeyse.”
“Aman ağlamasın, ağlarsa bir daha aramam sizi.”
Annesi aldı tekrar telefonu,
“Ağlamıyorum oğlum ağlamıyorum. Ara sen. Kuzum, mayısta mı geleceksin.”
“Öyle düşünüyorum anneciğim. Yarın bileti alınca tekrar arar haber veririm gününü.”
“Tamam yavrum.”
“Şimdilik iyi geceler ya da size hayırlı sabahlar anneciğim.”
“Sağ ol yavrum, babanı veriyorum tekrar, o da veda etsin.”
“Evladım iyi geceler.”
“İyi geceler babacığım, görüşmek üzere.”
Huzur hissetti Ertuğrul, eve gidecekti, sevinç şimdiden sarmıştı. Bundan sonra sevgiyi kendinden uzaklaştırmak yoktu, ne aile sevgisinden ne de bir kadının sevgisinden mahrum edecekti kendisini. İşten eve bir yürümeyle verilecek karar değildi ya bu, Amerika’ya taşındığı günden beri Gökçen’i arkasında bırakışı içini yiyordu. Bugün anne-babasını da kendinden gitgide uzaklaştırdığını fark etmesi taşırmıştı bardağı. Gökçen için geri dönmeyi gururuna yediremiyordu. O giderken Gökçen itiraz etmemişti, desteklemişti onu. Şimdi ailesini düşününce, Gökçen de birden aile oluvermişti sanki. Gökçen’le bir aile kurmak… Onu ilk gördüğü anı hatırladı, Faruk Hoca’nın yeğeni olduğunu öğrenince hem çok utandığını hem de hayatını birleştireceği kızın ancak Gökçen olabileceğini düşündüğünü hatırladı.
Ertuğrul, kendisinin de bir hocası olduğunu hatırladı. Lise son öğrencilerine gönüllü olarak ders çalıştırdığı bir sene şahit olduğu konuşmayı hatırladı. Çocuklardan biri dershaneye telefon etmişti şifresini sormak için. Dershane herkesin şifresini alırdı, tercih zamanı mutlaka dershaneye gelmelerini, oradaki rehberlik hocasıyla formu doldurmalarını tembihlerlerdi öğrencilere. Akşamın bir saati çocuk telaşlanmış,
“Ağabey, benim şifrem neydi?” diye aramış dershaneyi. Rehberlik hocasıydı, “ağabey” dediği. Herkes ağabey zaten, bir tıp camiasında bir de burada herkes abla ve ağabey! Ağabey hemen önünde duran listeden okudu şifreyi. Çocuk demiş ki,
“Ben de öyle hatırlıyorum ama giremedim az önce sisteme.”
“Baban değiştirmiştir belki şifreni.”
Ertuğrul refleks olarak döndü rehberlik hocasına baktı bu ilginç önerme karşısında. Bir evin içinde baba-oğul haberdar olmaz mıydı birbirinden! Adam telefonu kapattı, bilgisayarda bir iki tuşa basıp önündeki dosyayı kapattı, çekmeceye kaldırdı.
Şimdi düşünüyordu da Ertuğrul, o çocuk şifresini kullanamadığı sırada ne tesadüftür ki şifre listesi masanın üstündeydi. Kendi babası hakkında benzer bir itham düşündü, on sekiz yaşında olsa inanır mıydı böyle bir şeye? Hizmette öyle insanlar var ki, değil on sekiz, otuz sekiz yaşında söylense gene silerler babalarını. Öyle saf olanları asla yükselmez ama Ertuğrul yükselmekte. Anne-babasından asla yüz çevirmeyecek kadar akıllı olması ile yükselmesi arasında bir doğru orantı kuracaktı ki, anne-babasından yüz çevirdiğini fark etmeyecek kadar aptallaştığı çıktı kat sayı olarak! Telaşla evi aradı, bir yandan da bilgisayarı açıyordu. Babasının uykudan yeni kalkmış heyecanlı sesi açtı karşı taraftan,
“Buyurun?”
“Babacığım, ben Ertuğrul.”
“Oğlum” çok mutluydu babası, “nasılsın?”
“İyiyim babacığım, siz nasılsınız?”
“İyiyiz oğlum, iyi. Annen de kalktı geldi. Hayırdır oğlum, bir yaramazlık yok, değil mi?”
“Yok babacığım yok. Çok özledim sizi, sabah namazını bekleyecektim ama dayanamadım, kusura bakmayın.”
“Ne kusuru evladım. Bak annen çekiştiriyor, o da duysun sesini.”
“Tabii duysun baba, tamam ver annemi.”
Susuzluktan kurumuş da bir pınara kavuşmuş gibi çıktı kadının sesi,
“Oğlum! Nasılsın canım?”
“İyiyim anneciğim iyi, sen de iyi misin?”
“İyiyim yavrum, sesini duydum daha iyi oldum. Çok özledim ben seni. Sorunca kızıyorsun ama ben gene de soracağım, ne zaman geleceksin evladım, belli mi?”
“Niye kızayım anneciğim, aşk olsun. Sizi uyandırmışım gecenin bir yarısı, asıl siz kızın bana…”
“Yok biz kızmayız oğlum, sesini duyduk işte, nesine kızalım.”
“Anneciğim geleceğim inşallah.” Bilgisayar açılmıştı, Ertuğrul bilet fiyatlarına bakmaya başlamıştı bir yandan. “Şimdi bakıyorum ben internetten, ucuz biletler hangi tarihte başlıyorsa o zaman kalkıp geleceğim yanınıza bir süre. Bir de size ne zaman uygun olur, onu sorayım diye aradım işte.”
“Bana hep uygun oğlum, sen ne zaman gelsen başım üstünde yerin var. Bak, geleceğini duydu baban da heyecanlandı, telefonu istiyor, bir şey diyecekmiş sana.”
“Oğlum, ucuz bilet bakma, ben sana para gönderirim. Amcana sözüm var, tarlayı satmaya gideceğim önümüzdeki hafta köye, haftaya gelme de ne zaman istersen gel.”
“Aman baba ne yaptın, haftaya gelemem zaten. Gelsem de bir haftacık mı kalacağım, aşk olsun. En az” üç diyecekti, fazla heveslenmesinler de izin alamazsa üzülmesinler diye düşündü “iki hafta kalırım gelmişken.”
“Aman ne güzel bir haber bu evladım. Tamam sen istediğin tarihe al biletini bak tarla satılınca yüklü para geçecek elimize, bu sene uçak biletlerin benden, iyi değerlendir.”
“Tamam baba, sağ olasın. Ben mayısa biletimi ayırtayım o zaman.”
“Bana bak, bu seneki biletler dediysek, Türkiye biletleri. Öyle gezmeye gideceğim baba bilet, deme, bozuşuruz.”
“Anladım babacığım anladım. Bu seneki gezmeleri hep Türkiye’ye yaparım o zaman.”
“Tabi öyle yapacaksın, eşek herif. Bak annen sevinçten ağlayacak neredeyse.”
“Aman ağlamasın, ağlarsa bir daha aramam sizi.”
Annesi aldı tekrar telefonu,
“Ağlamıyorum oğlum ağlamıyorum. Ara sen. Kuzum, mayısta mı geleceksin.”
“Öyle düşünüyorum anneciğim. Yarın bileti alınca tekrar arar haber veririm gününü.”
“Tamam yavrum.”
“Şimdilik iyi geceler ya da size hayırlı sabahlar anneciğim.”
“Sağ ol yavrum, babanı veriyorum tekrar, o da veda etsin.”
“Evladım iyi geceler.”
“İyi geceler babacığım, görüşmek üzere.”
Huzur hissetti Ertuğrul, eve gidecekti, sevinç şimdiden sarmıştı. Bundan sonra sevgiyi kendinden uzaklaştırmak yoktu, ne aile sevgisinden ne de bir kadının sevgisinden mahrum edecekti kendisini. İşten eve bir yürümeyle verilecek karar değildi ya bu, Amerika’ya taşındığı günden beri Gökçen’i arkasında bırakışı içini yiyordu. Bugün anne-babasını da kendinden gitgide uzaklaştırdığını fark etmesi taşırmıştı bardağı. Gökçen için geri dönmeyi gururuna yediremiyordu. O giderken Gökçen itiraz etmemişti, desteklemişti onu. Şimdi ailesini düşününce, Gökçen de birden aile oluvermişti sanki. Gökçen’le bir aile kurmak… Onu ilk gördüğü anı hatırladı, Faruk Hoca’nın yeğeni olduğunu öğrenince hem çok utandığını hem de hayatını birleştireceği kızın ancak Gökçen olabileceğini düşündüğünü hatırladı.
5 Haziran 2010 Cumartesi
24. Sır Ölüm
Habere tıkladı, söz konusu manken lise arkadaşının, bu olaylar gazetelere manşet olurken, birlikte anıldığı mankendi ve “sır ölüm” arkadaşının ölümüydü… Sır değildi aslında, intihar etmişti! Ertuğrul’un tadı kalmamıştı. Gökçen’in yazısından alacağı zevki zehirlemek istemedi, kapattı bilgisayarı, arabayı bırakıp yürümeye karar verdi. Hava bahar mevsimi için soğuk sayılırdı ve odası iyi ısındığından Ertuğrul yazlık giyinmeye başlamıştı. Yürüyünce terleyecekti ne de olsa, ceketini hiç giymese daha iyi. Yürürken düşünürdü. Arkadaşının ailesi ne haldedir acaba? Kim bilir belki onlar da haberi gazeteden okumuşlardır. Ne de olsa ailelerden koparmak en bilinen özelliği değil mi bu Hoca’nın! Arkadaşı saftı saf olmasına ama madem dinin birleştirdiği bir cemaatti bu, intiharın günah olduğu hiç gelmemiş midir mi aklına? Hem, hayattan bu kadar umut kesecek ne olabilirdi ki? Ertuğrul, Gökçen’in anlattığı hikâyeyi düşündü. Sevgisizlik, bu insanlar ailesiz ve sevgisiz bırakılıyorlardı.
Mankenle maceraları sızmıştı gazetelere. Kız, tarikatı kastederek “son anda kurtuldum” diye röportaj vermişti. Ertuğrul’un sıra arkadaşıyla arasında imam nikâhı kıyıldığını, cemaatin abuk sabuk isteklerini yerine getirmeyince dışlandığını, Hoca’nın felsefe diye anlattığı şeylerin hümanizme sığmayacağını toplantıda dile getirince de tamamen gözden çıkarıldığını ve imam nikâhlı kocasının, rızası olmadan kendisini boşadığını anlatmıştı. Ertuğrul, kızın uzun süre korumalarla gezdiğini hatırlıyordu çünkü yeni aldığı arabasının bir hafta sonra fren hidroliği boşalmıştı ve kız, kuzenine direksiyon çalıştırdığı için trafiğe kapalı bir alanda olmaları sayesinde kurtulmuştu.
Arkadaşının imam nikâhı ile evlenmesini aklı kesiyordu da, Hoca’nın insanlık dışı nasihatlerine itiraz eden bir kadını tek taraflı boşaması içini acıtmıştı Ertuğrul’un. Acımasız olmakla çıkmıştı demek ki bu yola. Ailesinden uzaklaştırılmış, sevgi diye bir şey bırakmamıştı hayatında. Sonunda kendisini de sevemeyip intihar etti belki ya da bu kadar kötü bir insan olamayıp, Hoca’sının gözüne girememe korkusu ile kıydı canına. Sevmeyi yasaklayan bir tarikat, Hoca’ya kayıtsız şartsız inanacak kadar onu saymayı nasıl öğütleyebiliyordu acaba? Sevgisiz saygı olur muydu ki? Sevgisiz saygıya güvenilir miydi ki?
Mankenle maceraları sızmıştı gazetelere. Kız, tarikatı kastederek “son anda kurtuldum” diye röportaj vermişti. Ertuğrul’un sıra arkadaşıyla arasında imam nikâhı kıyıldığını, cemaatin abuk sabuk isteklerini yerine getirmeyince dışlandığını, Hoca’nın felsefe diye anlattığı şeylerin hümanizme sığmayacağını toplantıda dile getirince de tamamen gözden çıkarıldığını ve imam nikâhlı kocasının, rızası olmadan kendisini boşadığını anlatmıştı. Ertuğrul, kızın uzun süre korumalarla gezdiğini hatırlıyordu çünkü yeni aldığı arabasının bir hafta sonra fren hidroliği boşalmıştı ve kız, kuzenine direksiyon çalıştırdığı için trafiğe kapalı bir alanda olmaları sayesinde kurtulmuştu.
Arkadaşının imam nikâhı ile evlenmesini aklı kesiyordu da, Hoca’nın insanlık dışı nasihatlerine itiraz eden bir kadını tek taraflı boşaması içini acıtmıştı Ertuğrul’un. Acımasız olmakla çıkmıştı demek ki bu yola. Ailesinden uzaklaştırılmış, sevgi diye bir şey bırakmamıştı hayatında. Sonunda kendisini de sevemeyip intihar etti belki ya da bu kadar kötü bir insan olamayıp, Hoca’sının gözüne girememe korkusu ile kıydı canına. Sevmeyi yasaklayan bir tarikat, Hoca’ya kayıtsız şartsız inanacak kadar onu saymayı nasıl öğütleyebiliyordu acaba? Sevgisiz saygı olur muydu ki? Sevgisiz saygıya güvenilir miydi ki?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)