Ertuğrul; dindar bir ailede yetişmiş, Ankara’da yalnız yaşayan, Gökçen’e ilk görüşte âşık olmuş, onun yanındaki adamı görünce fikirlerine olan güveni sarsılmış ama anne babası sağ olsun, hayatta tutunacak dal Allah sevgisi aşılanmış, Orta Asya tarihi çalışan ama aslında Orta Asya’daki güncel durumlarla daha çok ilgilenen, hafta sonları tasavvuf sohbetleri arasında ebru dersi alan bir genç.
Babası onun Orta Asya’ya ilgisini hiç anlayamıyor ama asla karışmıyordu. Sosyal hayatını yönlendirirdi babası. Ertuğrul da kendine hitap edenleri seçerdi bu yönlendirmeler arasından. İnançlı ailelerin çocuklarına hem düzgün oturup kalkmayı öğretmek hem de en iyi üniversitelere girmelerini sağlamak için açılmış dershanelerden birinde gönüllü olarak ders versin istemişti babası, Ertuğrul seve seve kabul etmişti. Dershanedeki öğretmenlerin gönüllü çalıştığı bazı kermesler oluyordu, Ertuğrul da onlara katılsın istemişti babası, Ertuğrul razı gelmemişti. Ankara İlahiyat’tan emekli bir hocaya göndermişti babası, tanışsınlar diye, Ertuğrul adamı çok sevmiş ve ondan düzenli olarak ebru dersleri almaya başlamıştı.
Gökçen’i ne kadar sevse de, onun hayatından Hüseyin gibi bir adamın geçmiş olması çok aklını karıştırıyordu. Halbuki ne kadar sert fikirleri var Gökçen’in. Ertuğrul bazen karşısında ezildiğini hissediyordu, Gökçen ideolojiler üstü konuşurken. Başörtüsünden öcü gibi kaçan solculardan daha özgürlükçü, daha laik, milliyetçiliği kurt resimlerine indirgemiş ülkücülerden daha vatanperver ve tutucu konuşmalar yapıyordu. Sonra da gülüyordu kendine Gökçen, lafta iyiymiş de uygulamaya gelince onun da aklı karışıyormuş bazen. Ertuğrul içinden “Bilmez miyim!” derdi Gökçen böyle kendini eleştirdikçe.
“Gözde’yle konuştum bugün, ilginç bir olay anlattı.”
“Gözde kimdi?”
“O gün, Ece’ye doğum günü hediyesi bakarken bizimle gezen arkadaşım var ya!”
“Tamam hatırladım.”
“ODTÜ’de asistan hani…” Durdu Gökçen. Ert Hüseyin’i düşünmüş müdür? “… dün gözetmenliği varmış başka bir mühendislikte. Sınıfta şapkalı bir kız, sınav yönetmeliğine aykırı, çıkarttırmış tabii şapkayı. Kız şaşkın şaşkın bakmış Gözde’ye, sanki ilk kez birisi sınavda başını açtırıyormuş gibi. Sonra dersin hocası gelmiş, kızın yanına gidip ‘Niye açtın başını?’ diye sormuş. Kız da söylemiş tabii, ‘Asistan istedi’ diye. ‘Yok sen istediğin gibi kapa başını’ demiş hoca, Gözde’nin yanına gidip ‘Benim sınavlarımda kıyafet yönetmeliği yoktur, öğrencilerim özgürdür’ demiş.”
“Aferin! ODTÜ’de bir hoca bunu söyleyen?”
“Evet de…” Ert niye bu kadar hayranlıkla karşıladı bunu? Özgürlükse özgürlük, bu insanların niyetini hiç mi bilmiyor Ertuğrul? “… o kadar aferinlik ne var anlamadım?” Ertuğrul’un araya girmesine müsaade etmeden devam etti Gökçen. Hikâyenin ayrıntılarını dinlemeden karşıt fikir sunarsa, Ertuğrul’a da kızmaya başlayabilirdi. “Hoca gençmiş. Gözde sormuş kâğıtları toplamaya gelen asistana, yeni mi bu hoca filan diye. Evet aynen öyle, yeni gelmiş bölüme. Mastırını doktorasını hep Amerika’da yapmış. Muhtemelen gerçekten safça, özgürlük olarak bakıyor bu başörtüsü olayına. Düşünsene yurt dışında nasıl algılanıyoruz? Dikta rejimi var sanki ülkede, insanların kılık kıyafetine kısıtlama getiriliyor. Bu kadar basit görüyorlar!”
“Düşününce, bu kadar basit değil mi?”
“Olur mu öyle şey Ertuğrul! Ben din düşmanı bir insan değilim. Ben de isterim insanlar başörtüsüyle de okuyabilsin üniversitelerde. Ama bugün bu insanların olayları çarpıttığını, duygu sömürüsü yaptığını yeri geldi mi, hakları yenmediği halde yeniyormuş gibi davrandıklarını öğrenmedik mi? Üstelik bunları temsil ettiklerini iddia eden siyasiler ülkeyi neredeyse açık arttırmayla satacak! Adamların hayatta dinden başka manevi değerleri yok. Hatta onu da işlerine geldiği kadarıyla almışlar. Vatan toprağı kutsaldır, bayrak kutsaldır, şehitlik diye bir mertebe vardır hani vatan uğruna ölenler erişir, ama yok, adamlarda vatan mevhumu yok. O tek ve çok kıymetli olduğunu iddia ettikleri dini de pazarlamaktan geri durmuyorlar.”
“Gökçen adamların argümanını biliyorsun. Solcular laiklik kisvesi altında neredeyse dini yasakladıkça adamlar da darülharp olduğunu iddia ediyorlar.”
“Biliyorum ama bu bölücülük değil mi?”
“Solcuların yaptığı ne peki?”
“O da bölücülük! Üstelik insan haklarına aykırı; inanca veya giyime göre ayrımcılık yapmak.”
“Tamam işte, o zaman başörtülü kızların özgürlükleri kısıtlanmış oluyor.”
“Ama onların da niyetlerini çok temiz görmüyorum ben. Kol kırılır yen içinde kalır. Etrafımızda her daim akbabalar gezerken, ülkenin imajını zedelemek nasıl hoş görülebilir?”
Ertuğrul ve Gökçen’in asla fikir birliği edemeyeceği mevzulardı bunlar. Yeri geldi mi, benzer çerçevede tekrarlanır, tatlı tatlı bitirilirdi. Sözsüz bir anlaşma vardı sanki aralarında, hemfikir olamayacaklarını bildikleri konuyu çat diye kapattıkları bile olurdu, iki taraf da kurcalamazdı.
26 Nisan 2010 Pazartesi
19 Nisan 2010 Pazartesi
18-Nasıl Bir Çocuk Bu Ertuğrul?
Gökçen zevk alınca sohbetten, uzun oturmuşlardı. Aslı ve Gökçen gittikten sonra Faruk yatmaya hazırlandı. Leyla masayı topladı, hala üzerini değiştirmemiş, iki dirhem bir çekirdek, oturdu açılmamış yatağa Faruk ayakta oyalanırken.
“Gökçen’in Ertuğrul’la böyle sık görüştüğünü sen biliyor muydun?”
“Gökçen benim öğrencilerimin hepsiyle görüşüyor. Bölüme sık sık geliyor, bana da uğruyor bazen, biliyorsun. Özel olarak Ertuğrul’la ne kadar görüştüğünü bilmiyorum.”
“Nasıl bir çocuk bu Ertuğrul?”
“Terbiyeli, çalışkan bir çocuk. Gökçen’in bahsettiği gibi ebruyla uğraşıyor, öyle tek yönlü bir çocuk değil.”
“Hacı hoca takımından olma ihtimali var mı?”
Faruk bıkkınlıkla baktı karısına. Ertuğrul’un adı geçtiği andan beri, Leyla’nın kafasındaki buymuş demek ki. Ertuğrul’un kim olduğunu hatırlamadığı da hikâye…
“Genç çocuk Leyla, hacı olsa hoca olsa kaç yazar.”
“Sen niye böyle şeylere dikkat etmiyorsun öğrenci alırken?”
“Açıkçası Leyla, benle çalışmak isteyen öğrenci sayısı az; böyle şeylere dikkat eden insanlar yüzünden. Çocukları bizim alandan soğutuyorlar. Ertuğrul inançlı, düzgün bir çocuk. Bir hainlik peşinde olduğunu zannetmiyorum.”
“Hulki hala dikkat ediyor öğrenci alırken.”
“Aferin ona. Milliyetçi olmayan adam zaten benimle çalışmaya dayanamaz, benim dikkat etmeme gerek yok, öğrenci dikkat etsin de seçsin hocasını.”
Leyla konunun dağılmasını istemiyordu,
“Sen şimdi bana şu Ertuğrul’un ne kadar dindar olduğunu söyle bakayım.”
“Yobaz bir hali yok ama bizim çocukların çoğundan daha dindar.” Bir an düşündü Faruk, Leyla haklı çıkarsa üzülecekti ama mantıklı düşününce bazı taşlar anca bu şekilde oturuyordu yerine. Ertuğrul’dan kimseye zarar geleceğini kesmiyordu aklı ama bu adamların oyunu da bu kadar zararsız görünmekle başlamıyor muydu. “Belki de dediğin gibidir, bilmiyorum. Ebru hocasını da bilmek lazım.”
“Bir soruştursana, madem Gökçen’in arkadaşı.”
“Bakarız.”
“Gökçen’in Ertuğrul’la böyle sık görüştüğünü sen biliyor muydun?”
“Gökçen benim öğrencilerimin hepsiyle görüşüyor. Bölüme sık sık geliyor, bana da uğruyor bazen, biliyorsun. Özel olarak Ertuğrul’la ne kadar görüştüğünü bilmiyorum.”
“Nasıl bir çocuk bu Ertuğrul?”
“Terbiyeli, çalışkan bir çocuk. Gökçen’in bahsettiği gibi ebruyla uğraşıyor, öyle tek yönlü bir çocuk değil.”
“Hacı hoca takımından olma ihtimali var mı?”
Faruk bıkkınlıkla baktı karısına. Ertuğrul’un adı geçtiği andan beri, Leyla’nın kafasındaki buymuş demek ki. Ertuğrul’un kim olduğunu hatırlamadığı da hikâye…
“Genç çocuk Leyla, hacı olsa hoca olsa kaç yazar.”
“Sen niye böyle şeylere dikkat etmiyorsun öğrenci alırken?”
“Açıkçası Leyla, benle çalışmak isteyen öğrenci sayısı az; böyle şeylere dikkat eden insanlar yüzünden. Çocukları bizim alandan soğutuyorlar. Ertuğrul inançlı, düzgün bir çocuk. Bir hainlik peşinde olduğunu zannetmiyorum.”
“Hulki hala dikkat ediyor öğrenci alırken.”
“Aferin ona. Milliyetçi olmayan adam zaten benimle çalışmaya dayanamaz, benim dikkat etmeme gerek yok, öğrenci dikkat etsin de seçsin hocasını.”
Leyla konunun dağılmasını istemiyordu,
“Sen şimdi bana şu Ertuğrul’un ne kadar dindar olduğunu söyle bakayım.”
“Yobaz bir hali yok ama bizim çocukların çoğundan daha dindar.” Bir an düşündü Faruk, Leyla haklı çıkarsa üzülecekti ama mantıklı düşününce bazı taşlar anca bu şekilde oturuyordu yerine. Ertuğrul’dan kimseye zarar geleceğini kesmiyordu aklı ama bu adamların oyunu da bu kadar zararsız görünmekle başlamıyor muydu. “Belki de dediğin gibidir, bilmiyorum. Ebru hocasını da bilmek lazım.”
“Bir soruştursana, madem Gökçen’in arkadaşı.”
“Bakarız.”
14 Nisan 2010 Çarşamba
17-Dünyanın En Güzel Çiçeği
Gökçen; annesine şoförlük yapması gerektiği için teyzesinin evinde, sohbetten sıkıldığını belli etmek için televizyonu açmış TRT 2 izlemekte. Zaman zaman yapay bir üslubu olsa da, programların içeriği hiç de sıkıcı değil, belki daha az dizi daha çok belgesel izlemeli. Leyla, Gökçen’e daha çay içip içmeyeceğini sordu. Herkes çaya doyduysa söndürecekti ocağı ki, Faruk’un anahtarı döndü kilitte. Leyla sokak kapısının önündeydi, kocasını karşılamış oldu.
“Hoş geldin! Ben de çayın altını kapatacaktım. Dem biraz eskidi ama doldurayım mı sana bir fincan?”
“Merhaba. Eh içeyim tabi, yanında börek de vardır.”
“Var var. Bak içerde kimler var.”
“Gördüm zaten arabayı,” Faruk salona uzattı başını “Hoş geldiniz.”
“Sen de hoş geldin ağabey.”
“Hoş geldin enişte” deyip yayıldığı koltukta toparlandı ve televizyonu kapatmaya yeltendi Gökçen. Fakat tam da o sırada ‘Ebruzen’ yazdığını gördü konuşan adamın adının altında. Daha büyük bir dikkatle izlemeye başladı televizyonu.
Faruk elini yüzünü yıkayıp salona geldi. Aslı’ya hal hatır sorarak çayını içti, börekle açlığını bastırdı.
“Gökçen sen ne yapıyorsun, televizyona kilitlenmişsin?”
“Enişte ebruyla ilgili bir program var. Şunların güzelliğine baksana.”

Faruk alçak sesle Aslı’ya,
“Ebru kim, deyip kızdırayım mı?”
Gökçen duydu, bir gülüş attı. Televizyondan sadece bir saniye ayırmıştı gözünü.
“Enişte senin…” sadece senin dese ayıp olacaktı “öğrencin Ertuğrul var ya.”
“Evet.”
“O da ebru yapıyor, biliyorsun değil mi?”
“Evet biliyorum.”
“Fakültede ona bir atölye açsanıza.”
“Var mıymış onun kendi atölyesi?”
“Hayır, hocasının atölyesine gidiyor her hafta sonu.”
“İyi, istiyorsa açsın ama kendi izin alsın benden.”
Gökçen ortalığı karıştıracağından korktu, televizyonu bırakıp eniştesine bakarak konuşmaya devam etti,
“Şaka yapıyorum enişte, onun öyle bir isteği yok. Benim aklıma geldi sadece. Zaten atölye açamaz çünkü boya ezmeyi bilmiyormuş beyefendi. Bilmiyor da değil aslında, üşeniyor. Gerçi hakkı var, çok zahmetli iş, burada da gösterdiler şimdi.” diye televizyonu işaret etti.
Leyla, Ertuğrul lafından sıkılmıştı. Gökçen’in gözleri parlıyordu bu çocuktan bahsederken ve hatırladığı kadarıyla Ertuğrul’u gözü tutmamıştı. Leyla’nın gözü kimseyi tutmazdı zaten, hele ki gençlerden. Gökçen’in sohbetine limon sıkması gerekiyordu,
“Kim bu Ertuğrul, ben hiç gördüm mü?” diye sordu Faruk’a.
“Orta Asya çalışıyor, gördün tabii. Gökçen’in boylarında, kumral, yeşil gözlü, yakışıklı bir çocuk.”
“Biraz kısa herhalde?
“Niye, ben kısa mıyım teyze?”
“Canım, kadın için normal bir boy da, bir erkek için kısa.”
“Neyse, Ertuğrul’un fiziği değil burada önemli olan, ebru sanatından bahsediyoruz.” diye her zamanki küstahlığını takında Gökçen, teyzesine karşı. Halbuki Ertuğrul’dan bahsetseler ne kadar memnun olurdu. Fiziğinden değil elbette -demek eniştesi de hemfikirdi Ert’in yakışıklılığı konusunda- Ert’in ne kadar kibar olduğunu da söylese ya eniştesi, konusunda ne kadar başarılı olduğunu, kıvrak bir espri anlayışı olduğunu… “Sabır işiymiş bu enişte. Ben hayatta yapamam. Bir de çok soyut, ben nasıl ifade edeyim kendimi ebruyla! Ama bakması çok hoşuma gidiyor.”
Aslı girdi söze,
“Somut şeyler de yapılıyor ebruda. Çiçek yapıyorlar, demin gösteriyordu işte, kuş yapmışlar.”
“Ama anne bu işin özü soyut. Benim gibi anlamayanlar için çıkarmışlar o çiçek motiflerini.”
Faruk,
“Olur mu canım öyle şey, çiçekli ebru özel bir teknik, ebru sanatının ruhuna uygun. Hatip ebrusundan yola çıkarak geliştiriliyor zaten çiçekli ebru.”
“Hatip, şu motiflerle bezenen ebru, değil mi?”
“Evet, motiflerle bezenen.”
“Ama o da somut sayılmaz enişte. Halbuki çiçek yapınca, resim çizmiş gibi oluyor. Tamam, tarihi var ama belki Necmettin Bey ilk kez çiçek yaptığında, ona itiraz etmişlerdir, ebrunun ruhunu bozuyor, diye. Bu arada fark ettiyseniz, çiçekli ebruyu ilk kimin yaptığını biliyorum.” dedi Gökçen zevkle.
“Aferin,” dedi annesi “nerden biliyorsun?”
“Ertuğrul söyledi.”
“Evet, çiçekli ebrunun bir adı da Necmettin ebrusu. Yalnız Gökçen’ciğim sen ebru sanatı ile icra edilmiş bir lale veya gül gördüğünde ona sadece çiçek gözüyle mi bakıyorsun?”
“Hayır çiçek değil ebru. Sen de enişte, Pablo Picasso gibi! Tabii ki, suyun üstünde kontrol etmesi zor boyalara çiçek şekli verildiğini görüp hayran oluyorum.”
“Yavrum gül nedir?”
“Dünyanın en güzel çiçeği.”
“Dünyanın en güzel insanını özdeşleştirmez miyiz biz gülle?”
“Peygamberimiz, doğru!”
“Boynunu bükmüş lale de tövbe etmeyi simgeler.”
“Anlaşıldı, soyut alemde daha kırk fırın ekmem yemem lazım. Ama söyledim zaten, anlamıyorum soyut resimleri.” Gökçen biraz düşündü, muzip bir fikir geldi aklına. “Ertuğrul da balık yapmayı denemiş ebruyla, Yunus Peygamberi mi düşünüyordu acaba o sırada?”
“Aman Ertuğrul…” dedi Leyla küçümsemek için, cümleyi tamamlayacak bir şey gelmedi aklına. Şimdi Gökçen’in bakışları küçümsüyordu onu. Belli ki teyzesi Ertuğrul’un kıymetini fark etmiş, aklı sıra Gökçen’i ondan soğutacaktı. Hala böyle şeylere gücünün yeteceğini zannetmesi komik geliyordu Gökçen’e.
“Hoş geldin! Ben de çayın altını kapatacaktım. Dem biraz eskidi ama doldurayım mı sana bir fincan?”
“Merhaba. Eh içeyim tabi, yanında börek de vardır.”
“Var var. Bak içerde kimler var.”
“Gördüm zaten arabayı,” Faruk salona uzattı başını “Hoş geldiniz.”
“Sen de hoş geldin ağabey.”
“Hoş geldin enişte” deyip yayıldığı koltukta toparlandı ve televizyonu kapatmaya yeltendi Gökçen. Fakat tam da o sırada ‘Ebruzen’ yazdığını gördü konuşan adamın adının altında. Daha büyük bir dikkatle izlemeye başladı televizyonu.
Faruk elini yüzünü yıkayıp salona geldi. Aslı’ya hal hatır sorarak çayını içti, börekle açlığını bastırdı.
“Gökçen sen ne yapıyorsun, televizyona kilitlenmişsin?”
“Enişte ebruyla ilgili bir program var. Şunların güzelliğine baksana.”

Faruk alçak sesle Aslı’ya,
“Ebru kim, deyip kızdırayım mı?”
Gökçen duydu, bir gülüş attı. Televizyondan sadece bir saniye ayırmıştı gözünü.
“Enişte senin…” sadece senin dese ayıp olacaktı “öğrencin Ertuğrul var ya.”
“Evet.”
“O da ebru yapıyor, biliyorsun değil mi?”
“Evet biliyorum.”
“Fakültede ona bir atölye açsanıza.”
“Var mıymış onun kendi atölyesi?”
“Hayır, hocasının atölyesine gidiyor her hafta sonu.”
“İyi, istiyorsa açsın ama kendi izin alsın benden.”
Gökçen ortalığı karıştıracağından korktu, televizyonu bırakıp eniştesine bakarak konuşmaya devam etti,
“Şaka yapıyorum enişte, onun öyle bir isteği yok. Benim aklıma geldi sadece. Zaten atölye açamaz çünkü boya ezmeyi bilmiyormuş beyefendi. Bilmiyor da değil aslında, üşeniyor. Gerçi hakkı var, çok zahmetli iş, burada da gösterdiler şimdi.” diye televizyonu işaret etti.
Leyla, Ertuğrul lafından sıkılmıştı. Gökçen’in gözleri parlıyordu bu çocuktan bahsederken ve hatırladığı kadarıyla Ertuğrul’u gözü tutmamıştı. Leyla’nın gözü kimseyi tutmazdı zaten, hele ki gençlerden. Gökçen’in sohbetine limon sıkması gerekiyordu,
“Kim bu Ertuğrul, ben hiç gördüm mü?” diye sordu Faruk’a.
“Orta Asya çalışıyor, gördün tabii. Gökçen’in boylarında, kumral, yeşil gözlü, yakışıklı bir çocuk.”
“Biraz kısa herhalde?
“Niye, ben kısa mıyım teyze?”
“Canım, kadın için normal bir boy da, bir erkek için kısa.”
“Neyse, Ertuğrul’un fiziği değil burada önemli olan, ebru sanatından bahsediyoruz.” diye her zamanki küstahlığını takında Gökçen, teyzesine karşı. Halbuki Ertuğrul’dan bahsetseler ne kadar memnun olurdu. Fiziğinden değil elbette -demek eniştesi de hemfikirdi Ert’in yakışıklılığı konusunda- Ert’in ne kadar kibar olduğunu da söylese ya eniştesi, konusunda ne kadar başarılı olduğunu, kıvrak bir espri anlayışı olduğunu… “Sabır işiymiş bu enişte. Ben hayatta yapamam. Bir de çok soyut, ben nasıl ifade edeyim kendimi ebruyla! Ama bakması çok hoşuma gidiyor.”
Aslı girdi söze,
“Somut şeyler de yapılıyor ebruda. Çiçek yapıyorlar, demin gösteriyordu işte, kuş yapmışlar.”
“Ama anne bu işin özü soyut. Benim gibi anlamayanlar için çıkarmışlar o çiçek motiflerini.”
Faruk,
“Olur mu canım öyle şey, çiçekli ebru özel bir teknik, ebru sanatının ruhuna uygun. Hatip ebrusundan yola çıkarak geliştiriliyor zaten çiçekli ebru.”
“Hatip, şu motiflerle bezenen ebru, değil mi?”
“Evet, motiflerle bezenen.”
“Ama o da somut sayılmaz enişte. Halbuki çiçek yapınca, resim çizmiş gibi oluyor. Tamam, tarihi var ama belki Necmettin Bey ilk kez çiçek yaptığında, ona itiraz etmişlerdir, ebrunun ruhunu bozuyor, diye. Bu arada fark ettiyseniz, çiçekli ebruyu ilk kimin yaptığını biliyorum.” dedi Gökçen zevkle.
“Aferin,” dedi annesi “nerden biliyorsun?”
“Ertuğrul söyledi.”
“Evet, çiçekli ebrunun bir adı da Necmettin ebrusu. Yalnız Gökçen’ciğim sen ebru sanatı ile icra edilmiş bir lale veya gül gördüğünde ona sadece çiçek gözüyle mi bakıyorsun?”
“Hayır çiçek değil ebru. Sen de enişte, Pablo Picasso gibi! Tabii ki, suyun üstünde kontrol etmesi zor boyalara çiçek şekli verildiğini görüp hayran oluyorum.”
“Yavrum gül nedir?”
“Dünyanın en güzel çiçeği.”
“Dünyanın en güzel insanını özdeşleştirmez miyiz biz gülle?”
“Peygamberimiz, doğru!”
“Boynunu bükmüş lale de tövbe etmeyi simgeler.”
“Anlaşıldı, soyut alemde daha kırk fırın ekmem yemem lazım. Ama söyledim zaten, anlamıyorum soyut resimleri.” Gökçen biraz düşündü, muzip bir fikir geldi aklına. “Ertuğrul da balık yapmayı denemiş ebruyla, Yunus Peygamberi mi düşünüyordu acaba o sırada?”
“Aman Ertuğrul…” dedi Leyla küçümsemek için, cümleyi tamamlayacak bir şey gelmedi aklına. Şimdi Gökçen’in bakışları küçümsüyordu onu. Belli ki teyzesi Ertuğrul’un kıymetini fark etmiş, aklı sıra Gökçen’i ondan soğutacaktı. Hala böyle şeylere gücünün yeteceğini zannetmesi komik geliyordu Gökçen’e.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)