Ertuğrul; dindar bir ailede yetişmiş, Ankara’da yalnız yaşayan, Gökçen’e ilk görüşte âşık olmuş, onun yanındaki adamı görünce fikirlerine olan güveni sarsılmış ama anne babası sağ olsun, hayatta tutunacak dal Allah sevgisi aşılanmış, Orta Asya tarihi çalışan ama aslında Orta Asya’daki güncel durumlarla daha çok ilgilenen, hafta sonları tasavvuf sohbetleri arasında ebru dersi alan bir genç.
Babası onun Orta Asya’ya ilgisini hiç anlayamıyor ama asla karışmıyordu. Sosyal hayatını yönlendirirdi babası. Ertuğrul da kendine hitap edenleri seçerdi bu yönlendirmeler arasından. İnançlı ailelerin çocuklarına hem düzgün oturup kalkmayı öğretmek hem de en iyi üniversitelere girmelerini sağlamak için açılmış dershanelerden birinde gönüllü olarak ders versin istemişti babası, Ertuğrul seve seve kabul etmişti. Dershanedeki öğretmenlerin gönüllü çalıştığı bazı kermesler oluyordu, Ertuğrul da onlara katılsın istemişti babası, Ertuğrul razı gelmemişti. Ankara İlahiyat’tan emekli bir hocaya göndermişti babası, tanışsınlar diye, Ertuğrul adamı çok sevmiş ve ondan düzenli olarak ebru dersleri almaya başlamıştı.
Gökçen’i ne kadar sevse de, onun hayatından Hüseyin gibi bir adamın geçmiş olması çok aklını karıştırıyordu. Halbuki ne kadar sert fikirleri var Gökçen’in. Ertuğrul bazen karşısında ezildiğini hissediyordu, Gökçen ideolojiler üstü konuşurken. Başörtüsünden öcü gibi kaçan solculardan daha özgürlükçü, daha laik, milliyetçiliği kurt resimlerine indirgemiş ülkücülerden daha vatanperver ve tutucu konuşmalar yapıyordu. Sonra da gülüyordu kendine Gökçen, lafta iyiymiş de uygulamaya gelince onun da aklı karışıyormuş bazen. Ertuğrul içinden “Bilmez miyim!” derdi Gökçen böyle kendini eleştirdikçe.
“Gözde’yle konuştum bugün, ilginç bir olay anlattı.”
“Gözde kimdi?”
“O gün, Ece’ye doğum günü hediyesi bakarken bizimle gezen arkadaşım var ya!”
“Tamam hatırladım.”
“ODTÜ’de asistan hani…” Durdu Gökçen. Ert Hüseyin’i düşünmüş müdür? “… dün gözetmenliği varmış başka bir mühendislikte. Sınıfta şapkalı bir kız, sınav yönetmeliğine aykırı, çıkarttırmış tabii şapkayı. Kız şaşkın şaşkın bakmış Gözde’ye, sanki ilk kez birisi sınavda başını açtırıyormuş gibi. Sonra dersin hocası gelmiş, kızın yanına gidip ‘Niye açtın başını?’ diye sormuş. Kız da söylemiş tabii, ‘Asistan istedi’ diye. ‘Yok sen istediğin gibi kapa başını’ demiş hoca, Gözde’nin yanına gidip ‘Benim sınavlarımda kıyafet yönetmeliği yoktur, öğrencilerim özgürdür’ demiş.”
“Aferin! ODTÜ’de bir hoca bunu söyleyen?”
“Evet de…” Ert niye bu kadar hayranlıkla karşıladı bunu? Özgürlükse özgürlük, bu insanların niyetini hiç mi bilmiyor Ertuğrul? “… o kadar aferinlik ne var anlamadım?” Ertuğrul’un araya girmesine müsaade etmeden devam etti Gökçen. Hikâyenin ayrıntılarını dinlemeden karşıt fikir sunarsa, Ertuğrul’a da kızmaya başlayabilirdi. “Hoca gençmiş. Gözde sormuş kâğıtları toplamaya gelen asistana, yeni mi bu hoca filan diye. Evet aynen öyle, yeni gelmiş bölüme. Mastırını doktorasını hep Amerika’da yapmış. Muhtemelen gerçekten safça, özgürlük olarak bakıyor bu başörtüsü olayına. Düşünsene yurt dışında nasıl algılanıyoruz? Dikta rejimi var sanki ülkede, insanların kılık kıyafetine kısıtlama getiriliyor. Bu kadar basit görüyorlar!”
“Düşününce, bu kadar basit değil mi?”
“Olur mu öyle şey Ertuğrul! Ben din düşmanı bir insan değilim. Ben de isterim insanlar başörtüsüyle de okuyabilsin üniversitelerde. Ama bugün bu insanların olayları çarpıttığını, duygu sömürüsü yaptığını yeri geldi mi, hakları yenmediği halde yeniyormuş gibi davrandıklarını öğrenmedik mi? Üstelik bunları temsil ettiklerini iddia eden siyasiler ülkeyi neredeyse açık arttırmayla satacak! Adamların hayatta dinden başka manevi değerleri yok. Hatta onu da işlerine geldiği kadarıyla almışlar. Vatan toprağı kutsaldır, bayrak kutsaldır, şehitlik diye bir mertebe vardır hani vatan uğruna ölenler erişir, ama yok, adamlarda vatan mevhumu yok. O tek ve çok kıymetli olduğunu iddia ettikleri dini de pazarlamaktan geri durmuyorlar.”
“Gökçen adamların argümanını biliyorsun. Solcular laiklik kisvesi altında neredeyse dini yasakladıkça adamlar da darülharp olduğunu iddia ediyorlar.”
“Biliyorum ama bu bölücülük değil mi?”
“Solcuların yaptığı ne peki?”
“O da bölücülük! Üstelik insan haklarına aykırı; inanca veya giyime göre ayrımcılık yapmak.”
“Tamam işte, o zaman başörtülü kızların özgürlükleri kısıtlanmış oluyor.”
“Ama onların da niyetlerini çok temiz görmüyorum ben. Kol kırılır yen içinde kalır. Etrafımızda her daim akbabalar gezerken, ülkenin imajını zedelemek nasıl hoş görülebilir?”
Ertuğrul ve Gökçen’in asla fikir birliği edemeyeceği mevzulardı bunlar. Yeri geldi mi, benzer çerçevede tekrarlanır, tatlı tatlı bitirilirdi. Sözsüz bir anlaşma vardı sanki aralarında, hemfikir olamayacaklarını bildikleri konuyu çat diye kapattıkları bile olurdu, iki taraf da kurcalamazdı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder