“Hoş geldin! Ben de çayın altını kapatacaktım. Dem biraz eskidi ama doldurayım mı sana bir fincan?”
“Merhaba. Eh içeyim tabi, yanında börek de vardır.”
“Var var. Bak içerde kimler var.”
“Gördüm zaten arabayı,” Faruk salona uzattı başını “Hoş geldiniz.”
“Sen de hoş geldin ağabey.”
“Hoş geldin enişte” deyip yayıldığı koltukta toparlandı ve televizyonu kapatmaya yeltendi Gökçen. Fakat tam da o sırada ‘Ebruzen’ yazdığını gördü konuşan adamın adının altında. Daha büyük bir dikkatle izlemeye başladı televizyonu.
Faruk elini yüzünü yıkayıp salona geldi. Aslı’ya hal hatır sorarak çayını içti, börekle açlığını bastırdı.
“Gökçen sen ne yapıyorsun, televizyona kilitlenmişsin?”
“Enişte ebruyla ilgili bir program var. Şunların güzelliğine baksana.”

Faruk alçak sesle Aslı’ya,
“Ebru kim, deyip kızdırayım mı?”
Gökçen duydu, bir gülüş attı. Televizyondan sadece bir saniye ayırmıştı gözünü.
“Enişte senin…” sadece senin dese ayıp olacaktı “öğrencin Ertuğrul var ya.”
“Evet.”
“O da ebru yapıyor, biliyorsun değil mi?”
“Evet biliyorum.”
“Fakültede ona bir atölye açsanıza.”
“Var mıymış onun kendi atölyesi?”
“Hayır, hocasının atölyesine gidiyor her hafta sonu.”
“İyi, istiyorsa açsın ama kendi izin alsın benden.”
Gökçen ortalığı karıştıracağından korktu, televizyonu bırakıp eniştesine bakarak konuşmaya devam etti,
“Şaka yapıyorum enişte, onun öyle bir isteği yok. Benim aklıma geldi sadece. Zaten atölye açamaz çünkü boya ezmeyi bilmiyormuş beyefendi. Bilmiyor da değil aslında, üşeniyor. Gerçi hakkı var, çok zahmetli iş, burada da gösterdiler şimdi.” diye televizyonu işaret etti.
Leyla, Ertuğrul lafından sıkılmıştı. Gökçen’in gözleri parlıyordu bu çocuktan bahsederken ve hatırladığı kadarıyla Ertuğrul’u gözü tutmamıştı. Leyla’nın gözü kimseyi tutmazdı zaten, hele ki gençlerden. Gökçen’in sohbetine limon sıkması gerekiyordu,
“Kim bu Ertuğrul, ben hiç gördüm mü?” diye sordu Faruk’a.
“Orta Asya çalışıyor, gördün tabii. Gökçen’in boylarında, kumral, yeşil gözlü, yakışıklı bir çocuk.”
“Biraz kısa herhalde?
“Niye, ben kısa mıyım teyze?”
“Canım, kadın için normal bir boy da, bir erkek için kısa.”
“Neyse, Ertuğrul’un fiziği değil burada önemli olan, ebru sanatından bahsediyoruz.” diye her zamanki küstahlığını takında Gökçen, teyzesine karşı. Halbuki Ertuğrul’dan bahsetseler ne kadar memnun olurdu. Fiziğinden değil elbette -demek eniştesi de hemfikirdi Ert’in yakışıklılığı konusunda- Ert’in ne kadar kibar olduğunu da söylese ya eniştesi, konusunda ne kadar başarılı olduğunu, kıvrak bir espri anlayışı olduğunu… “Sabır işiymiş bu enişte. Ben hayatta yapamam. Bir de çok soyut, ben nasıl ifade edeyim kendimi ebruyla! Ama bakması çok hoşuma gidiyor.”
Aslı girdi söze,
“Somut şeyler de yapılıyor ebruda. Çiçek yapıyorlar, demin gösteriyordu işte, kuş yapmışlar.”
“Ama anne bu işin özü soyut. Benim gibi anlamayanlar için çıkarmışlar o çiçek motiflerini.”
Faruk,
“Olur mu canım öyle şey, çiçekli ebru özel bir teknik, ebru sanatının ruhuna uygun. Hatip ebrusundan yola çıkarak geliştiriliyor zaten çiçekli ebru.”
“Hatip, şu motiflerle bezenen ebru, değil mi?”
“Evet, motiflerle bezenen.”
“Ama o da somut sayılmaz enişte. Halbuki çiçek yapınca, resim çizmiş gibi oluyor. Tamam, tarihi var ama belki Necmettin Bey ilk kez çiçek yaptığında, ona itiraz etmişlerdir, ebrunun ruhunu bozuyor, diye. Bu arada fark ettiyseniz, çiçekli ebruyu ilk kimin yaptığını biliyorum.” dedi Gökçen zevkle.
“Aferin,” dedi annesi “nerden biliyorsun?”
“Ertuğrul söyledi.”
“Evet, çiçekli ebrunun bir adı da Necmettin ebrusu. Yalnız Gökçen’ciğim sen ebru sanatı ile icra edilmiş bir lale veya gül gördüğünde ona sadece çiçek gözüyle mi bakıyorsun?”
“Hayır çiçek değil ebru. Sen de enişte, Pablo Picasso gibi! Tabii ki, suyun üstünde kontrol etmesi zor boyalara çiçek şekli verildiğini görüp hayran oluyorum.”
“Yavrum gül nedir?”
“Dünyanın en güzel çiçeği.”
“Dünyanın en güzel insanını özdeşleştirmez miyiz biz gülle?”
“Peygamberimiz, doğru!”
“Boynunu bükmüş lale de tövbe etmeyi simgeler.”
“Anlaşıldı, soyut alemde daha kırk fırın ekmem yemem lazım. Ama söyledim zaten, anlamıyorum soyut resimleri.” Gökçen biraz düşündü, muzip bir fikir geldi aklına. “Ertuğrul da balık yapmayı denemiş ebruyla, Yunus Peygamberi mi düşünüyordu acaba o sırada?”
“Aman Ertuğrul…” dedi Leyla küçümsemek için, cümleyi tamamlayacak bir şey gelmedi aklına. Şimdi Gökçen’in bakışları küçümsüyordu onu. Belli ki teyzesi Ertuğrul’un kıymetini fark etmiş, aklı sıra Gökçen’i ondan soğutacaktı. Hala böyle şeylere gücünün yeteceğini zannetmesi komik geliyordu Gökçen’e.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder