Kendine rol model seçtiği dayısının bir devlet görevlisi olduğunu bilmeden, onu, âşık olduğu erkekle harmanlayıp bir ajan yaratmıştı Gökçen. Ece, dayısının kızı, hikâyedeki karakterin kızı, Ertuğrul’la arasındaki masum bağ olacaktı. Gün gelip de Ertuğrul’un gerçekten Ece’den yardım isteyebileceğini düşünmeden, sadece hayalperest bir ilhamla yazmıştı bunları. Cemaattense, devlet için gizice görevlendirmeyi tercih etmişti. Amerika dese pek mesaj içerikli olacaktı, Avustralya’ya göndermişti karakterini. Konu ya nükleer enerji olacaktı ya da uzay araştırmaları. Ertuğrul Türkiye’deyken yaşadıkları pek çok şeye ufak evrimler geçirtip yazmıştı hikâyesine. Karakterlere hep en son isim verirdi. O yüzden hikâye ‘adam’, ‘kadın’, ‘kız’ arasında geçiyor, yan karakterler ‘arkadaşı’, ‘eski koca’ gibi tanımlanıyor, bilgisayar ekranında tam bir karalama gibi görünüyordu!
Ertuğrul bir süre kararsız kaldı bu hikâye üzerine konuşup konuşmamakla ilgili. Kalan günleri saydı; dört. İçi içini yer bitirirdi, adamın gerçekten kendisi olup olmadığını sormasa.
“Gökçen, ben dün senin hikâyelerini karıştırdım.”
Gökçen hiç bozulmamış gibi yaptı, o yarım yamalak hikâye olmasa zaten hiç önemli değildi, ama endişelendi, o hikâyeyi görmüş müdür Ert?
“Ben çoğunu okutmuştum zaten sana.”
“Evet ama maşallah bayağı yazmışsın, okumadıklarım var hâlâ.”
“Tabii, bir de yapım aşamasında olanlar var. Umarım onlardan birini okumamışsındır, çok saçma gelebilir.”
Ertuğrul bir an sustu, affedilir sevimliliği esti yüzünde;
“Okudum.”
Okumuş! Besbelli o hikâyeyi okumuş, bilinmeyen hikâyeyi.
“Hiçbir şey anlamadın, değil mi?”
“Anladım da, emin olamadım. Sakıncası yoksa bir iki şey sormak istiyorum.”
“Neden? Bitince okursun nasıl olsa!” Hâlbuki o hikâyeyi bitirmeyecekti Gökçen.
“Merak ederim! Şurada kaç günüm kaldı ki! Ben gitmeden biraz anlat, neler olacak hikâyede.”
“Komik olma Ert.”
“Ciddiyim!” Gene o sevimli ifade, yerleşti bu sefer yüzüne. Gökçen kıkırdadı.
“Hangisini okudun ki?”
“Bir ajanla, onun uğruna kocasından ayrılan bir kadının aşk hikâyesi.”
“Onda bayağı bir boşluk var. Birincisi, sadece aşk hikâyesi olmasını istemiyorum ama henüz heyecanlı kısımlarını yazamadım. Bilmiyorum ne kadarını okudun.”
“Gökçen, hepsini okudum! Senin arada aldığın notları da okudum.”
“Rezil olmuşum, desene!”
“Hayır, gerçekten heyecanlı bir şey olacağa benziyor. Ama hiç hâkim olmadığın bir konuda yazdığın için, mantık hatalarından kaçınman zor, o yüzden vakit alacağa benziyor.”
“Evet, resmen araştırma yapmam gerekiyor. Ya da bir miktar Amerikan filmi izlemeliyim, ajanın hayatının ayrıntılarını verebilmek için.”
“Aşk olsun, Türk dizileri neyine yetmiyor.”
“Sen de haklısın.”
“Gökçen o kız kim?”
“Hangi kız?”
“Ajanın kızı.”
“Birisi mi olmalı?”
“Ben gerçek hayattan birine benzettim onu.”
Diyaloglar dolayısıyla kadın ve adamın onlar olduğunu anlaması olasıydı da, Ertuğrul’un hikâyede Ece’yi fark edebileceğini beklemiyordu Gökçen.
“Kime benzettin?”
“Dalga geçmek yok…”
“Asıl ben korkuyorum senin dalga geçmenden!”
“Hayır, ben çok beğendim, hem çok canlı anlatmışsın hem de bambaşka bir hayat hikâyesinin içine oturtmuşsun… Ece’yi..?”
Muzaffer gülümsedi Gökçen, Ertuğrul’a da bulaştı gülümseme.
“Evet, bravo! Saçlarından tanıdın, değil mi?”
“Aslında evet. Ama şu babası ile kadın arasında iletişim kurma kısmını ne zaman yazdın?”
“Ben o hikâyeye bir dokuz aydır dokunmadım.”
“Çok enteresan!”
“Neden?”
Ertuğrul birden aptal gibi hissetti kendini. Adamın kendisi olduğuna o kadar inanmıştı ki, Gökçen’in adresi ve ders programı ile ilgili bilgiyi Ece’den alışı ile özdeşleştirmişti hikâyeyi de.
“Adam kim?”
Gökçen bir an şüpheyle baktı Ert’e. Sonra güldü hallerine, Ert’in eli Gökçen’in belinin kıvrımlarını öğrenmeye başlamış, Gökçen Ert’in omzuyla boynu arasında başına bir yer edinmiş, kokuları gizlice diğerinin tenine meyletmiş, daha neyi gizliyorlardı birbirlerinden! Birkaç gün sonra araya gene günle ölçülür mesafeler girecekti, kokular kalacaktı sona, bir daha ki buluşmaya kadar zihnin sandıklarına kilitlenecek kokular. Neyi gizliyorlardı birbirlerinden?
“Sence?”
“Gökçen, gerçekten bizi mi yazdın?”
“Yazmaya çalıştım. Onca yıllık hikâyemizi altı aya sıkıştırıp, geleceğe dair hayaller kurdum.”
“Gerçek oldu hayaller.”
“Nasıl?”
“Ben Ece vasıtasıyla senden haber aldım, bu bir başlangıç.”
Gökçen’in gözleri büyüdü, korku geldi oturdu yanlarına.
“Ert, ben o hikâyeyi yazmayacağım.”
“Neden?”
“Zaten bitirmeyi düşünmüyordum da, artık eminim yazmamam gerektiğinden.”
“Canım, enteresan bir çalışma olacak ama, daha önce denemediğin bir tarz. Bence uğraşmalısın.”
“Yok, yanlış anlama, tembelliğimden değil.”
Nasıl anlatsın Gökçen derdini Ertuğrul’a? Anlar mı? Gülmez mi? İnanır mı? Peki bu korku doğru mu?
Gökçen ne yazsa çıkıyordu! Karakterlerinin gerçekçi olması için yakından tanıdığı kişileri evirip çeviriyordu, başlarından tuhaf olaylar geçiriyordu. Sonra gün geliyor, o hikâyelerde yazdıkları, asla birebir değil ama benzer şekilde, karaktere örnek olan kişinin başından geçiyordu.
Gözde’yi ODTÜ’ye asistan değil de, Anadolu’ya öğretmen yapmıştı Çalıkuşu misali. Bir ağanın mürekkep yalamış oğlu öğretmene âşık olup evlenme teklif etmişti. Adamın okumuşluğuna güvenip kabul etmişti idealist öğretmen. Haksız da değildi, adam eğitimine o kadar önem veriyordu ki, Amerika’ya gitmişti doktora yapmaya, öğretmen eşi de peşinden. Anadolu köyünde evde oturmayan, çalışan kadın, New York’ta öğretmenlik yapamamış, bir güzel ev kadını olmuştu. Ne oldu peki sonra? Gözde Dış İşlerinden bir memur ile nişanlandı. Şimdi adamın Avrupa’ya tayinini bekliyorlar, hangi ülke çıkarsa Gözde orada kendine bir doktora bulacak. Uygun bir program yoksa Gözde bir süre evde oturacak ya da istemediği bir işte çalışacak.
29 Ağustos 2010 Pazar
23 Ağustos 2010 Pazartesi
32-Hikaye
Ertuğrul’un dönüşüne beş gün kalmıştı. Gökçen’in beş saatlik ders arası bitmiş, Ertuğrul onu iki saat bekleyecekti. Bu arada Gökçen’in bilgisayarı ile internete bağlanıp oyalanacaktı.
Masaüstünde Gökçen’in hikâye klasörünü fark etti. Gökçen internette yayınlamadığı hikâyelerinden de okutmuştu Ertuğrul’a, o yüzden klasörü açmaktan çekinmedi Ertuğrul. Daha önce okumadığı hikâyelere göz gezdirirken, “Bilinen Hayatlardan Bilinmeyen Hikâyeler” başlığı dikkatini çekti. Uzun bir hikâyeydi bu, biraz kesik kesik ilerleyen, uzun satır boşluklarının tamamlanmamışlığını ele verdiği bir hayat hikâyesi.
Anna Karenina tarzı bir dışlanmayı göze alarak, yeni tanıştığı ve altı ay sonra Avustralya’ya gideceğini bildiği bir adam uğruna evliliğini bitiren bir kadının hayatı! Adam bir devlet görevlisi, bir ajan! Evlenmesi, bir yerlerde yerleşik hayata geçmesi yasak! Göreve başlamadan önce evlenmiş, bir kızı olmuş ama doğum sırasında karısı ölmüş. Bir ajan olarak pek çok insanın canını yaktığı için de kızını nüfusundan çıkarmış, onunla gizlice görüşüyor bu adam. Küçük yaşta sahte bir kimliği benimseyen ve hayatta tek kıymetlisi ile gizli gizli görüşen kızını da bir ajan olarak yetiştirmenin uygun olacağını düşünüyor adam.
Boş satırlar, kız ile ilgili notlar, hikâyenin bu kız üzerinden gelişen önemli bir kolu olacağının ipucunu veriyor ama henüz pek bir şey yazılmamış. Fakat adamın ve kızının fiziksel özellikleri gayet ayrıntılı anlatılmış. Adamın kıvırcık ve ‘söz dinlemez’ saçlarına inat, kızı annesinin su gibi akan saçlarını almış, babasının kara rengine boyamış annesinin kumralını. Gökçen, bu kızın saç kesimini bile tarif etmiş, okuyunca Ertuğrul’un gözünde Ece canlandı.
Adam Avustralya’ya gitmeden önce, kadını kızı ile tanıştırıp, sadece çalışmalarını çok beğendiği bir genç olduğunu söylüyor. Kadın, adamla tek bağlantısının, adamın biraz mesafeli durduğu bu kız olduğu ironisi ile, kızla bağını koparmayıp, adamın ummadığı kadar sağlam bir dostluk oluşturuyor. Bu arada kızın mesleği nedir, o beğenilen çalışmalar ne üzerinedir, henüz buna karar verilmemiş.
Ayrı yarımkürelerde hayatlarını sürdürürken, kızı babasının aşkı ile ilgili her ayrıntıyı babasına bildiriyor. Adam böylece gün geçtikçe daha çok bağlanıyor uzak kaldığı kadına. Sonra Gökçen bir not düşmüş: “Adam geri gelecek ama ne zaman, nasıl?”
Ertuğrul’un gözü ekranın köşesindeki saate kayar; altı olmuş. Hızla sayfalarda ilerler ama görür ki daha önce de boş bırakılan satırlar birikip boş sayfalar oluşturmuş. Gökçen daha karakterlerine isim bulamadığı gibi adamın nasıl geri döneceğine de karar verememiş, bunu bulmadan da yazmaya niyeti yokmuş gibi. Klasörü açarken aklının ucundan geçmeyen bir yakalanma korkusu ile dosyayı kapatıyor Ertuğrul ve kantin kapısından Gökçen giriyor.
Masaüstünde Gökçen’in hikâye klasörünü fark etti. Gökçen internette yayınlamadığı hikâyelerinden de okutmuştu Ertuğrul’a, o yüzden klasörü açmaktan çekinmedi Ertuğrul. Daha önce okumadığı hikâyelere göz gezdirirken, “Bilinen Hayatlardan Bilinmeyen Hikâyeler” başlığı dikkatini çekti. Uzun bir hikâyeydi bu, biraz kesik kesik ilerleyen, uzun satır boşluklarının tamamlanmamışlığını ele verdiği bir hayat hikâyesi.
Anna Karenina tarzı bir dışlanmayı göze alarak, yeni tanıştığı ve altı ay sonra Avustralya’ya gideceğini bildiği bir adam uğruna evliliğini bitiren bir kadının hayatı! Adam bir devlet görevlisi, bir ajan! Evlenmesi, bir yerlerde yerleşik hayata geçmesi yasak! Göreve başlamadan önce evlenmiş, bir kızı olmuş ama doğum sırasında karısı ölmüş. Bir ajan olarak pek çok insanın canını yaktığı için de kızını nüfusundan çıkarmış, onunla gizlice görüşüyor bu adam. Küçük yaşta sahte bir kimliği benimseyen ve hayatta tek kıymetlisi ile gizli gizli görüşen kızını da bir ajan olarak yetiştirmenin uygun olacağını düşünüyor adam.
Boş satırlar, kız ile ilgili notlar, hikâyenin bu kız üzerinden gelişen önemli bir kolu olacağının ipucunu veriyor ama henüz pek bir şey yazılmamış. Fakat adamın ve kızının fiziksel özellikleri gayet ayrıntılı anlatılmış. Adamın kıvırcık ve ‘söz dinlemez’ saçlarına inat, kızı annesinin su gibi akan saçlarını almış, babasının kara rengine boyamış annesinin kumralını. Gökçen, bu kızın saç kesimini bile tarif etmiş, okuyunca Ertuğrul’un gözünde Ece canlandı.
Adam Avustralya’ya gitmeden önce, kadını kızı ile tanıştırıp, sadece çalışmalarını çok beğendiği bir genç olduğunu söylüyor. Kadın, adamla tek bağlantısının, adamın biraz mesafeli durduğu bu kız olduğu ironisi ile, kızla bağını koparmayıp, adamın ummadığı kadar sağlam bir dostluk oluşturuyor. Bu arada kızın mesleği nedir, o beğenilen çalışmalar ne üzerinedir, henüz buna karar verilmemiş.
Ayrı yarımkürelerde hayatlarını sürdürürken, kızı babasının aşkı ile ilgili her ayrıntıyı babasına bildiriyor. Adam böylece gün geçtikçe daha çok bağlanıyor uzak kaldığı kadına. Sonra Gökçen bir not düşmüş: “Adam geri gelecek ama ne zaman, nasıl?”
Ertuğrul’un gözü ekranın köşesindeki saate kayar; altı olmuş. Hızla sayfalarda ilerler ama görür ki daha önce de boş bırakılan satırlar birikip boş sayfalar oluşturmuş. Gökçen daha karakterlerine isim bulamadığı gibi adamın nasıl geri döneceğine de karar verememiş, bunu bulmadan da yazmaya niyeti yokmuş gibi. Klasörü açarken aklının ucundan geçmeyen bir yakalanma korkusu ile dosyayı kapatıyor Ertuğrul ve kantin kapısından Gökçen giriyor.
15 Ağustos 2010 Pazar
31-Sevgi Paylaşmaktı
Şimdi her şey, iki sene öncesinden daha güzeldi. Birbirlerini sevdiklerini biliyorlardı, bunun güveni vardı. İkisinin de sert fikirleri hasretle törpülenmişti, ikisi de olgunlaşmıştı. Şehirlerarası yolculuklarla dolu iki hafta geçirdiler. Aslı, Gökçen’in Ertuğrul için akan suları durduğunu görmüş, ses etmemişti. Hulki hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davranmış, kızının seçimine güvenmeyi istemişti. Leyla, artık kendisine söz düşmediğini fark etmiş, sinirlenmişti. Faruk ise, aşkın önüne set çekilemeyeceğini anca bu yaşta öğrenmiş, Ertuğrul’u cemaatin kucağına gönderdiğinden biraz pişman olmuştu. Ece, kendine örnek aldığı iki insanın aşkından çok memnundu.
Bu arada, Gökçen’in hikâyesinin çok uzağına düşmüş olan Hüseyin, fikirlerinin uyuştuğu bir kızla nişanlanmıştı. Eften püften aradın aramadın, şuna baktın buna baktın dışında kavga ettikleri yoktu, Hüseyin mutluydu. Bir Cuma akşamı, kitapçıları gezmiş, durağa yürüyordu. Adımları hızlanıp onu karşı kaldırıma taşıyacak oldu… aklı, hafıza defterinin tozunu bir nefeste üfleyiverdi, Hüseyin biraz sarsılıp durağa doğru yoluna devam etti. Gökçen’in yanında, rengi, boyu posu Gökçen’e çok yakın bir adam vardı. Enikonu yakışıyorlardı birbirlerine. Kaç senedir hiç görmemişti onu ama aniden karşı kaldırımda belirince; o ayrılık hiç yaşanmamış gibi, bir zamanların birbirleri için yaratıldıkları yanılgısı, suyun kaynama noktası kadar tanımlanmış bir gerçekmiş gibi, Gökçen’e yolda rastlamak kadar olağan bir şey yokmuş gibi seğirtecek oldu karşı kaldırıma. Gökçen olsa, suyun kaynama noktasının sabit olmadığını, yüksekliğe göre değiştiğini söylerdi. Yine de üç aşağı beş yukarı bilir insan yeryüzünde suyun ne zaman kaynayacağını. Hâlbuki ilişkilere dair Hüseyin’in son iki senede kavradığı bir şey vardı; sağdan soldan toplama fikirlerle aile kurulmazdı. Türkiye’de sağ ve sol hala birer raydı, biri kuzeyden güneye, diğeri batıdan doğuya uzanan. Şimdi nişanlısı ile aynı bildirilere imza atıyor, aynı gazeteyi okuyor, aynı adamlara kızıyorlardı. Aynı parti ambleminin altına mühür basıp zarfı kapatıyor sonra da gururla söylüyorlardı meclisteki hangi muhalefetten sorumlu olduklarını. Olması gereken de buydu. Tutku? Aile kurmak söz konusu iken çocukça bir heves oluyordu tutku. Hüseyin mutlu ve huzurluydu. Belli ki Gökçen de mutlu. Göz göze gelmeden kaçmayı başardığı o bir iki saniyede, Gökçen’in yüzündeki huzuru, güveni, mutluluğu görmüştü. Biri yolun sağında, biri solunda, zıt yönlere güvenle yürüyen iki eski arkadaş şimdi onlar.
Ertuğrul, Yüksel Caddesi’nde nostalji yapmak istemişti. Senelerin yıpratmak yerine olgunlaştırdığı bir ilişkinin bohem bireyleriymişçesine arşınlarken kaldırımları, elleri birleşmişti nihayet. On sene önce, Pazar sabahları herkes uyurken dershane sınavlarına koşturan Gökçen, o zamanlar hikâyelerine bu caddelerin sabah soğukluğunun ilham verdiğini; çiçekçiler, balıkçılar tezgâh kurarken buraların nasıl da İstanbul’a özendiğini anlatıyordu avucundaki hayat çizgisini kavrayan adama.
Bu arada, Gökçen’in hikâyesinin çok uzağına düşmüş olan Hüseyin, fikirlerinin uyuştuğu bir kızla nişanlanmıştı. Eften püften aradın aramadın, şuna baktın buna baktın dışında kavga ettikleri yoktu, Hüseyin mutluydu. Bir Cuma akşamı, kitapçıları gezmiş, durağa yürüyordu. Adımları hızlanıp onu karşı kaldırıma taşıyacak oldu… aklı, hafıza defterinin tozunu bir nefeste üfleyiverdi, Hüseyin biraz sarsılıp durağa doğru yoluna devam etti. Gökçen’in yanında, rengi, boyu posu Gökçen’e çok yakın bir adam vardı. Enikonu yakışıyorlardı birbirlerine. Kaç senedir hiç görmemişti onu ama aniden karşı kaldırımda belirince; o ayrılık hiç yaşanmamış gibi, bir zamanların birbirleri için yaratıldıkları yanılgısı, suyun kaynama noktası kadar tanımlanmış bir gerçekmiş gibi, Gökçen’e yolda rastlamak kadar olağan bir şey yokmuş gibi seğirtecek oldu karşı kaldırıma. Gökçen olsa, suyun kaynama noktasının sabit olmadığını, yüksekliğe göre değiştiğini söylerdi. Yine de üç aşağı beş yukarı bilir insan yeryüzünde suyun ne zaman kaynayacağını. Hâlbuki ilişkilere dair Hüseyin’in son iki senede kavradığı bir şey vardı; sağdan soldan toplama fikirlerle aile kurulmazdı. Türkiye’de sağ ve sol hala birer raydı, biri kuzeyden güneye, diğeri batıdan doğuya uzanan. Şimdi nişanlısı ile aynı bildirilere imza atıyor, aynı gazeteyi okuyor, aynı adamlara kızıyorlardı. Aynı parti ambleminin altına mühür basıp zarfı kapatıyor sonra da gururla söylüyorlardı meclisteki hangi muhalefetten sorumlu olduklarını. Olması gereken de buydu. Tutku? Aile kurmak söz konusu iken çocukça bir heves oluyordu tutku. Hüseyin mutlu ve huzurluydu. Belli ki Gökçen de mutlu. Göz göze gelmeden kaçmayı başardığı o bir iki saniyede, Gökçen’in yüzündeki huzuru, güveni, mutluluğu görmüştü. Biri yolun sağında, biri solunda, zıt yönlere güvenle yürüyen iki eski arkadaş şimdi onlar.
Ertuğrul, Yüksel Caddesi’nde nostalji yapmak istemişti. Senelerin yıpratmak yerine olgunlaştırdığı bir ilişkinin bohem bireyleriymişçesine arşınlarken kaldırımları, elleri birleşmişti nihayet. On sene önce, Pazar sabahları herkes uyurken dershane sınavlarına koşturan Gökçen, o zamanlar hikâyelerine bu caddelerin sabah soğukluğunun ilham verdiğini; çiçekçiler, balıkçılar tezgâh kurarken buraların nasıl da İstanbul’a özendiğini anlatıyordu avucundaki hayat çizgisini kavrayan adama.
10 Ağustos 2010 Salı
30-Emek Vermek İstemedin
“Senle hiçbir zaman bir ilişkimiz olmadı bizim.” Ertuğrul’un beyninin içinde bir boşluk bulup yankılandı bu söz, uygun bir cevap bulana kadar. Yoktu ki bir cevap. “Korktum” demeyi erkekliğe sığdıramazdı, “Umut vermedin” dese yalan olurdu. Sahi, neydi sebep? Her şey Gökçen’in feministliğinde düğümleniyordu. Birden cesaretini topladı. Onca yolu neden gelmişti ki, Gökçen’le haşin ve romantik bakışmalar için mi! İğnelerken yalvaran, bir itiraf için yakaran kelime oyunları için mi! Korktuysa da kortu, erkekliğine halel mi gelecek, Gökçen’den korkmayan erkek mi var ki!
“Gökçen sen söyle, biz birbirimize uygun muyduk ki?”
Gökçen endişeyle baktı Ertuğrul’a,
“Etkilenmedik mi yani birbirimizden?” dedi sakince.
“Etkilendik! Ama sen mantıklı bir insansın. Yetişme tarzımız, hayat görüşümüz, hayallerimiz, prensiplerimiz… ortak bir hayat kurmaya uygun muydu sence?”
“Yetişme tarzımız o kadar farklı değil. Sadece ben biraz asiyim.”
“Ben bu asi kızı taşıyabileceğime inanmadım.”
“Emek vermek istemedin.”
“Gökçen! Öyle güzel zamanlar geçirdim ki senle, ilişkimizin adı olması gerekmezdi, bana çok şey kattın zaten.”
“Nasıl? Alacağını aldın ve gittin, öyle mi?”
“Hayır! Emek vermediğimi söylüyorsun ama zaten iki… sevgili… gibi değil miydik? Nasıl da emek vermeye değersin! Bu belli değil miydi zannediyorsun? Ama… uzun lafın kısası, senin özgürlüğün, başına buyrukluğun, senin o feministliğin var ya…”
“Günah, değil mi?” Alay ediyordu Gökçen.
“Değil.” Ertuğrul sakince karşılıyordu. “Senin feministliğinin günahı olmaz. Oradayken çok düşündüm üzerinde. Klasik bir feminizm değil o. Ama ben yine de kaldıramam. Diyorum ya işte, yetişme tarzıma aykırı. Senin bir sürü erkek arkadaşın var, hepsine güveniyorsun. Bana da güvendik bak, ne oldu sonra?”
Güldü Gökçen,
“Ne oldu Ert?”
Aşk oldu, ne olacak!
“Dediğim gibi, sen erkek arkadaşlarının cinsiyetlerini görmezden gelerek onlarla gezip tozdukça ben kıskançlık krizleri geçiririm.”
“Ama sadece bir ilişki içerisindeysek!”
“İşte sen busun! O yüzden sana hiç açılmadım. Aramızda bir şey olmadığı halde bana sadık kalacağını biliyordum…”
Gökçen hayretler içerisindeydi,
“Bu biraz küstahça olmadı mı Ert?”
“Hayır! Bu senin mükemmelliğinle alakalı bir şey. Duyguların gerçeklerden bağımsız. Beni sevdiğin sürece başka bir erkekle ilgilenmezsin, buna inanıyorum.” Birden durdu Ertuğrul. İkisi de Hüseyin’i hatırladı o an. Gökçen sakince hak verdi Ertuğrul’a,
“Evet, duygularım başrolde oluyor genellikle. Dedim ya, ciddi bir ilişkiyi bile bitirebilirim duygularım uğruna. Haklısın.”
“Ama ben öyle değilim. Gerçekler duygularımı yasaklıyorsa, bastırabilirim duygularımı.”
“Öylesi daha doğrudur belki.”
“Doğru ya da yanlışı ayırt etmek için söylemedim. Ama ilişkimizin bir adı yokken seni kıskanmaya hakkım olmadığını düşündüğüm için hiç kıskanmadım seni… Evet, bu kadar lafı, seni niye kıskanmadığımı açıklamak için söyledim.”
“Enteresansın gerçekten.”
Bakıştılar. Her ikisi de çok sakindi.
“Ben gideyim mi artık?”
“Efendim?”
“Gideyim. Bir daha ne zaman görüşebiliriz?”
“Sen memlekete gitmeyecek misin?”
“Ankara’ya günübirlik gelirim.”
“Delisin sen.”
“Konuşmamız lazım Gökçen. Arabayla iki saatlik yol. İnan bana, Ankara’da kaldığımı zannedeceksin, o kadar sık geleceğim seni görmeye.”
“Annenlerle hasret gidersen!”
“Elbette onlarla vakit geçireceğim. Ama bütün gün evde oturursam sıkılırım, onlar da anlayışla karşılar bunu.”
“Pazartesi ders aram çok uzun.”
“Saat kaçta geleyim?”
Gülümsedi Gökçen. Gerçekten gelecek miydi bu adam, sırf onun için? Gelsin tabii, her hafta havuza giden kimdi. Biraz da Ertuğrul Bey yol yapsın.
“Sabah 11’den 4’e kadar boşum. 6’da bitiyor zaten dersler.”
“Kötü bir programmış!”
“Bölüm dışı ders alıyorum.”
“Tamam. Pazartesi görüşürüz.” deyip kalktı Ertuğrul. “Senin telefonun neydi?”
“Gökçen sen söyle, biz birbirimize uygun muyduk ki?”
Gökçen endişeyle baktı Ertuğrul’a,
“Etkilenmedik mi yani birbirimizden?” dedi sakince.
“Etkilendik! Ama sen mantıklı bir insansın. Yetişme tarzımız, hayat görüşümüz, hayallerimiz, prensiplerimiz… ortak bir hayat kurmaya uygun muydu sence?”
“Yetişme tarzımız o kadar farklı değil. Sadece ben biraz asiyim.”
“Ben bu asi kızı taşıyabileceğime inanmadım.”
“Emek vermek istemedin.”
“Gökçen! Öyle güzel zamanlar geçirdim ki senle, ilişkimizin adı olması gerekmezdi, bana çok şey kattın zaten.”
“Nasıl? Alacağını aldın ve gittin, öyle mi?”
“Hayır! Emek vermediğimi söylüyorsun ama zaten iki… sevgili… gibi değil miydik? Nasıl da emek vermeye değersin! Bu belli değil miydi zannediyorsun? Ama… uzun lafın kısası, senin özgürlüğün, başına buyrukluğun, senin o feministliğin var ya…”
“Günah, değil mi?” Alay ediyordu Gökçen.
“Değil.” Ertuğrul sakince karşılıyordu. “Senin feministliğinin günahı olmaz. Oradayken çok düşündüm üzerinde. Klasik bir feminizm değil o. Ama ben yine de kaldıramam. Diyorum ya işte, yetişme tarzıma aykırı. Senin bir sürü erkek arkadaşın var, hepsine güveniyorsun. Bana da güvendik bak, ne oldu sonra?”
Güldü Gökçen,
“Ne oldu Ert?”
Aşk oldu, ne olacak!
“Dediğim gibi, sen erkek arkadaşlarının cinsiyetlerini görmezden gelerek onlarla gezip tozdukça ben kıskançlık krizleri geçiririm.”
“Ama sadece bir ilişki içerisindeysek!”
“İşte sen busun! O yüzden sana hiç açılmadım. Aramızda bir şey olmadığı halde bana sadık kalacağını biliyordum…”
Gökçen hayretler içerisindeydi,
“Bu biraz küstahça olmadı mı Ert?”
“Hayır! Bu senin mükemmelliğinle alakalı bir şey. Duyguların gerçeklerden bağımsız. Beni sevdiğin sürece başka bir erkekle ilgilenmezsin, buna inanıyorum.” Birden durdu Ertuğrul. İkisi de Hüseyin’i hatırladı o an. Gökçen sakince hak verdi Ertuğrul’a,
“Evet, duygularım başrolde oluyor genellikle. Dedim ya, ciddi bir ilişkiyi bile bitirebilirim duygularım uğruna. Haklısın.”
“Ama ben öyle değilim. Gerçekler duygularımı yasaklıyorsa, bastırabilirim duygularımı.”
“Öylesi daha doğrudur belki.”
“Doğru ya da yanlışı ayırt etmek için söylemedim. Ama ilişkimizin bir adı yokken seni kıskanmaya hakkım olmadığını düşündüğüm için hiç kıskanmadım seni… Evet, bu kadar lafı, seni niye kıskanmadığımı açıklamak için söyledim.”
“Enteresansın gerçekten.”
Bakıştılar. Her ikisi de çok sakindi.
“Ben gideyim mi artık?”
“Efendim?”
“Gideyim. Bir daha ne zaman görüşebiliriz?”
“Sen memlekete gitmeyecek misin?”
“Ankara’ya günübirlik gelirim.”
“Delisin sen.”
“Konuşmamız lazım Gökçen. Arabayla iki saatlik yol. İnan bana, Ankara’da kaldığımı zannedeceksin, o kadar sık geleceğim seni görmeye.”
“Annenlerle hasret gidersen!”
“Elbette onlarla vakit geçireceğim. Ama bütün gün evde oturursam sıkılırım, onlar da anlayışla karşılar bunu.”
“Pazartesi ders aram çok uzun.”
“Saat kaçta geleyim?”
Gülümsedi Gökçen. Gerçekten gelecek miydi bu adam, sırf onun için? Gelsin tabii, her hafta havuza giden kimdi. Biraz da Ertuğrul Bey yol yapsın.
“Sabah 11’den 4’e kadar boşum. 6’da bitiyor zaten dersler.”
“Kötü bir programmış!”
“Bölüm dışı ders alıyorum.”
“Tamam. Pazartesi görüşürüz.” deyip kalktı Ertuğrul. “Senin telefonun neydi?”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)