29 Ağustos 2010 Pazar

33-Kâhin

Kendine rol model seçtiği dayısının bir devlet görevlisi olduğunu bilmeden, onu, âşık olduğu erkekle harmanlayıp bir ajan yaratmıştı Gökçen. Ece, dayısının kızı, hikâyedeki karakterin kızı, Ertuğrul’la arasındaki masum bağ olacaktı. Gün gelip de Ertuğrul’un gerçekten Ece’den yardım isteyebileceğini düşünmeden, sadece hayalperest bir ilhamla yazmıştı bunları. Cemaattense, devlet için gizice görevlendirmeyi tercih etmişti. Amerika dese pek mesaj içerikli olacaktı, Avustralya’ya göndermişti karakterini. Konu ya nükleer enerji olacaktı ya da uzay araştırmaları. Ertuğrul Türkiye’deyken yaşadıkları pek çok şeye ufak evrimler geçirtip yazmıştı hikâyesine. Karakterlere hep en son isim verirdi. O yüzden hikâye ‘adam’, ‘kadın’, ‘kız’ arasında geçiyor, yan karakterler ‘arkadaşı’, ‘eski koca’ gibi tanımlanıyor, bilgisayar ekranında tam bir karalama gibi görünüyordu!
Ertuğrul bir süre kararsız kaldı bu hikâye üzerine konuşup konuşmamakla ilgili. Kalan günleri saydı; dört. İçi içini yer bitirirdi, adamın gerçekten kendisi olup olmadığını sormasa.
“Gökçen, ben dün senin hikâyelerini karıştırdım.”
Gökçen hiç bozulmamış gibi yaptı, o yarım yamalak hikâye olmasa zaten hiç önemli değildi, ama endişelendi, o hikâyeyi görmüş müdür Ert?
“Ben çoğunu okutmuştum zaten sana.”
“Evet ama maşallah bayağı yazmışsın, okumadıklarım var hâlâ.”
“Tabii, bir de yapım aşamasında olanlar var. Umarım onlardan birini okumamışsındır, çok saçma gelebilir.”
Ertuğrul bir an sustu, affedilir sevimliliği esti yüzünde;
“Okudum.”
Okumuş! Besbelli o hikâyeyi okumuş, bilinmeyen hikâyeyi.
“Hiçbir şey anlamadın, değil mi?”
“Anladım da, emin olamadım. Sakıncası yoksa bir iki şey sormak istiyorum.”
“Neden? Bitince okursun nasıl olsa!” Hâlbuki o hikâyeyi bitirmeyecekti Gökçen.
“Merak ederim! Şurada kaç günüm kaldı ki! Ben gitmeden biraz anlat, neler olacak hikâyede.”
“Komik olma Ert.”
“Ciddiyim!” Gene o sevimli ifade, yerleşti bu sefer yüzüne. Gökçen kıkırdadı.
“Hangisini okudun ki?”
“Bir ajanla, onun uğruna kocasından ayrılan bir kadının aşk hikâyesi.”
“Onda bayağı bir boşluk var. Birincisi, sadece aşk hikâyesi olmasını istemiyorum ama henüz heyecanlı kısımlarını yazamadım. Bilmiyorum ne kadarını okudun.”
“Gökçen, hepsini okudum! Senin arada aldığın notları da okudum.”
“Rezil olmuşum, desene!”
“Hayır, gerçekten heyecanlı bir şey olacağa benziyor. Ama hiç hâkim olmadığın bir konuda yazdığın için, mantık hatalarından kaçınman zor, o yüzden vakit alacağa benziyor.”
“Evet, resmen araştırma yapmam gerekiyor. Ya da bir miktar Amerikan filmi izlemeliyim, ajanın hayatının ayrıntılarını verebilmek için.”
“Aşk olsun, Türk dizileri neyine yetmiyor.”
“Sen de haklısın.”
“Gökçen o kız kim?”
“Hangi kız?”
“Ajanın kızı.”
“Birisi mi olmalı?”
“Ben gerçek hayattan birine benzettim onu.”
Diyaloglar dolayısıyla kadın ve adamın onlar olduğunu anlaması olasıydı da, Ertuğrul’un hikâyede Ece’yi fark edebileceğini beklemiyordu Gökçen.
“Kime benzettin?”
“Dalga geçmek yok…”
“Asıl ben korkuyorum senin dalga geçmenden!”
“Hayır, ben çok beğendim, hem çok canlı anlatmışsın hem de bambaşka bir hayat hikâyesinin içine oturtmuşsun… Ece’yi..?”
Muzaffer gülümsedi Gökçen, Ertuğrul’a da bulaştı gülümseme.
“Evet, bravo! Saçlarından tanıdın, değil mi?”
“Aslında evet. Ama şu babası ile kadın arasında iletişim kurma kısmını ne zaman yazdın?”
“Ben o hikâyeye bir dokuz aydır dokunmadım.”
“Çok enteresan!”
“Neden?”
Ertuğrul birden aptal gibi hissetti kendini. Adamın kendisi olduğuna o kadar inanmıştı ki, Gökçen’in adresi ve ders programı ile ilgili bilgiyi Ece’den alışı ile özdeşleştirmişti hikâyeyi de.
“Adam kim?”
Gökçen bir an şüpheyle baktı Ert’e. Sonra güldü hallerine, Ert’in eli Gökçen’in belinin kıvrımlarını öğrenmeye başlamış, Gökçen Ert’in omzuyla boynu arasında başına bir yer edinmiş, kokuları gizlice diğerinin tenine meyletmiş, daha neyi gizliyorlardı birbirlerinden! Birkaç gün sonra araya gene günle ölçülür mesafeler girecekti, kokular kalacaktı sona, bir daha ki buluşmaya kadar zihnin sandıklarına kilitlenecek kokular. Neyi gizliyorlardı birbirlerinden?
“Sence?”
“Gökçen, gerçekten bizi mi yazdın?”
“Yazmaya çalıştım. Onca yıllık hikâyemizi altı aya sıkıştırıp, geleceğe dair hayaller kurdum.”
“Gerçek oldu hayaller.”
“Nasıl?”
“Ben Ece vasıtasıyla senden haber aldım, bu bir başlangıç.”
Gökçen’in gözleri büyüdü, korku geldi oturdu yanlarına.
“Ert, ben o hikâyeyi yazmayacağım.”
“Neden?”
“Zaten bitirmeyi düşünmüyordum da, artık eminim yazmamam gerektiğinden.”
“Canım, enteresan bir çalışma olacak ama, daha önce denemediğin bir tarz. Bence uğraşmalısın.”
“Yok, yanlış anlama, tembelliğimden değil.”
Nasıl anlatsın Gökçen derdini Ertuğrul’a? Anlar mı? Gülmez mi? İnanır mı? Peki bu korku doğru mu?
Gökçen ne yazsa çıkıyordu! Karakterlerinin gerçekçi olması için yakından tanıdığı kişileri evirip çeviriyordu, başlarından tuhaf olaylar geçiriyordu. Sonra gün geliyor, o hikâyelerde yazdıkları, asla birebir değil ama benzer şekilde, karaktere örnek olan kişinin başından geçiyordu.
Gözde’yi ODTÜ’ye asistan değil de, Anadolu’ya öğretmen yapmıştı Çalıkuşu misali. Bir ağanın mürekkep yalamış oğlu öğretmene âşık olup evlenme teklif etmişti. Adamın okumuşluğuna güvenip kabul etmişti idealist öğretmen. Haksız da değildi, adam eğitimine o kadar önem veriyordu ki, Amerika’ya gitmişti doktora yapmaya, öğretmen eşi de peşinden. Anadolu köyünde evde oturmayan, çalışan kadın, New York’ta öğretmenlik yapamamış, bir güzel ev kadını olmuştu. Ne oldu peki sonra? Gözde Dış İşlerinden bir memur ile nişanlandı. Şimdi adamın Avrupa’ya tayinini bekliyorlar, hangi ülke çıkarsa Gözde orada kendine bir doktora bulacak. Uygun bir program yoksa Gözde bir süre evde oturacak ya da istemediği bir işte çalışacak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder