15 Ağustos 2010 Pazar

31-Sevgi Paylaşmaktı

Şimdi her şey, iki sene öncesinden daha güzeldi. Birbirlerini sevdiklerini biliyorlardı, bunun güveni vardı. İkisinin de sert fikirleri hasretle törpülenmişti, ikisi de olgunlaşmıştı. Şehirlerarası yolculuklarla dolu iki hafta geçirdiler. Aslı, Gökçen’in Ertuğrul için akan suları durduğunu görmüş, ses etmemişti. Hulki hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davranmış, kızının seçimine güvenmeyi istemişti. Leyla, artık kendisine söz düşmediğini fark etmiş, sinirlenmişti. Faruk ise, aşkın önüne set çekilemeyeceğini anca bu yaşta öğrenmiş, Ertuğrul’u cemaatin kucağına gönderdiğinden biraz pişman olmuştu. Ece, kendine örnek aldığı iki insanın aşkından çok memnundu.
Bu arada, Gökçen’in hikâyesinin çok uzağına düşmüş olan Hüseyin, fikirlerinin uyuştuğu bir kızla nişanlanmıştı. Eften püften aradın aramadın, şuna baktın buna baktın dışında kavga ettikleri yoktu, Hüseyin mutluydu. Bir Cuma akşamı, kitapçıları gezmiş, durağa yürüyordu. Adımları hızlanıp onu karşı kaldırıma taşıyacak oldu… aklı, hafıza defterinin tozunu bir nefeste üfleyiverdi, Hüseyin biraz sarsılıp durağa doğru yoluna devam etti. Gökçen’in yanında, rengi, boyu posu Gökçen’e çok yakın bir adam vardı. Enikonu yakışıyorlardı birbirlerine. Kaç senedir hiç görmemişti onu ama aniden karşı kaldırımda belirince; o ayrılık hiç yaşanmamış gibi, bir zamanların birbirleri için yaratıldıkları yanılgısı, suyun kaynama noktası kadar tanımlanmış bir gerçekmiş gibi, Gökçen’e yolda rastlamak kadar olağan bir şey yokmuş gibi seğirtecek oldu karşı kaldırıma. Gökçen olsa, suyun kaynama noktasının sabit olmadığını, yüksekliğe göre değiştiğini söylerdi. Yine de üç aşağı beş yukarı bilir insan yeryüzünde suyun ne zaman kaynayacağını. Hâlbuki ilişkilere dair Hüseyin’in son iki senede kavradığı bir şey vardı; sağdan soldan toplama fikirlerle aile kurulmazdı. Türkiye’de sağ ve sol hala birer raydı, biri kuzeyden güneye, diğeri batıdan doğuya uzanan. Şimdi nişanlısı ile aynı bildirilere imza atıyor, aynı gazeteyi okuyor, aynı adamlara kızıyorlardı. Aynı parti ambleminin altına mühür basıp zarfı kapatıyor sonra da gururla söylüyorlardı meclisteki hangi muhalefetten sorumlu olduklarını. Olması gereken de buydu. Tutku? Aile kurmak söz konusu iken çocukça bir heves oluyordu tutku. Hüseyin mutlu ve huzurluydu. Belli ki Gökçen de mutlu. Göz göze gelmeden kaçmayı başardığı o bir iki saniyede, Gökçen’in yüzündeki huzuru, güveni, mutluluğu görmüştü. Biri yolun sağında, biri solunda, zıt yönlere güvenle yürüyen iki eski arkadaş şimdi onlar.
Ertuğrul, Yüksel Caddesi’nde nostalji yapmak istemişti. Senelerin yıpratmak yerine olgunlaştırdığı bir ilişkinin bohem bireyleriymişçesine arşınlarken kaldırımları, elleri birleşmişti nihayet. On sene önce, Pazar sabahları herkes uyurken dershane sınavlarına koşturan Gökçen, o zamanlar hikâyelerine bu caddelerin sabah soğukluğunun ilham verdiğini; çiçekçiler, balıkçılar tezgâh kurarken buraların nasıl da İstanbul’a özendiğini anlatıyordu avucundaki hayat çizgisini kavrayan adama.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder