Gökçen’den, daha ayrıntılı, üzücü hikâyeler dinlemişti bu tarikatla ilgili. Bir aile dostları da tarikatın üyesiydi ve artık ondan hiç haber alamıyorlardı. Sadece dostlarıyla değil, ailesi, kendi anne babasıyla bile bağını koparmıştı adam. Çok güzel bir evlilik yapmıştı, hemen çocuk sahibi olmuşlardı ve parmakla gösterilir bir mutlulukları, güzel bir aile yaşantıları vardı. Bu kadar örnek bir insanı başıboş bırakmazdı tarikatlar, cemaatler.
Doktor Tuğrul vicdanlı bir insandı. Muayenehanesinde geç saatte ücretsiz hasta kabul ederdi. Bunu öğrenen zengin bir hasta, bu saf insanın iyi bir av olacağını düşünmüş ve gidip Hocası ile konuşup icazet almış.
Adamın görevi Doktor Tuğrul’u tarikata kazandırmaktı. Bu vicdanlı ve eğitimli insan, din afyonuna da çok yakındı. İbadet etmezdi ama inançlı bir adamdı ve kültürel olarak dine çok saygılıydı. Tam Hoca’nın tarzı, ibadet etmeyen dindarlar. Adam doktoru, kendisi gibi eğitimli insanların felsefi toplantılarına davet edince, reddedemedi kibar doktor.
Doktor Tuğrul’un Bilmem ne Hoca tarikatı ile ilişkisi böyle başlamış. Hoca’nın büyüleyici hitabetinden etkilenmemek her baba yiğidin harcı değil, Doktor Tuğrul’a yardıma muhtaç hastalar göndereceğini söylemiş Hoca. Doktor elbette kabul etmiş bunu. Doktorun alışkanlığı olmasına, bu işi gönüllü yapmasına rağmen, tarikat öyle müteşekkir kalmış ki, o kadar çok hediye göndermiş ki yardımları karşısında, Doktor tüm toplantılara katılmak, havuza para yardımında bulunmak, mesleğiyle uzaktan yakından alakası olmayan hizmetlerde de bulunmak zorunda hissetmiş kendini. Sonunda tarikatın önde gelenlerinden sayılmış.
Tarikat üyelerinin eşe ihtiyacı yoktur. Tarikatın kadın hizmetçileri, kısa süreli imam nikâhı ile tarikatın erkeklerine eş olabilir kolayca. Hatta saygın üyeler istedikleri dört kadını seçerler, beşinci birine göz koydukları an eşlerinden birini boşayıverirler. Böylece doktorun evliliği çatırdadı. Hoca, Tuğrul’a, resmi nikâhtan kurtulmasını salık verdi. Tarikattaki avukatlardan biri -tarikatın avukatları her zaman en iyilerdendir- fazla nafaka ödemeyeceği ve çocuğun velayetini alabileceği şekilde yürütürdü davayı. Hoca’nın yapması gereken, dava bitmeden Tuğrul’u çocuktan soğutmaktı!
Resmi nikâh, imam nikâhını hiçe sayan bir uygulamaydı. Eğer bir insan, imam nikâhının üstüne resmi nikâh kıydırmışsa, imamın kıydığı nikâha inanmamış demekti. Hoca’nın yorumuna göre bu, imam nikâhının da hükmünü düşürürdü; resmi nikâh zinaya girerdi! Bu konuda cemaat hemfikirdi. Hoca’nın üzülerek sakladığı bir gerçek vardı ki, açıklamanın vakti gelmişti. Zina ile doğan çocuk, ömür billâh günahlarından arınamaz, anne babasını da her gün günaha sokardı. Ne de olsa günah meyvesi, anne baba her gün şefkatle öptükçe çocuğunu, meyveden bir ısırık alır gibi, her gün günahın tadına bakmış olur. Bu benzetmelerle Hoca, Tuğrul’un içine kurt düşürdü. Her ne kadar boşanıp zinadan kurtulacaksa da, evladı hep bir günah meyvesi olarak kalacaktı.
“Hocam, boşandıktan sonra eşimle bana bir imam nikâhı kıysanız. Evladımın ömür boyu günahkâr kalmasını kaldıramayacağım.”
“Geçmiş olsun Doktor. O evlat senin için bir kayıp, eski günahkâr günlerini hatırlatacak sana ömür boyu. Tövbesi yok bu işin.”
“Peki, ben bu çocuğu yanıma alacağım, onu sevip okşamadan nasıl duracağım?”
“Ne yaptın sen Doktor! Bir günah meyvesini sevip okşamayı kaldıracak mı için?”
“Hayır. Ama o benim evladım, evlat sevgisi ne olacak?”
“Dikkat et Doktor, kimseyi koşulsuz sevme. Ancak Yaradan’ı karşılıksız sevebiliriz.”
“Evlat da O’nun lütfu değil mi?”
“Doktor, bu ağaçlar kuşlar da O’nun lütfu, onları seviyor musun karşılıksız?”
Seviyordu aslında Tuğrul. Ağaçtan, kuştan, böcekten ne karşılık bekleyecekti ki, elbette karşılıksız sevmişti Yaradan’ın yarattığı her şeyi. Hiç tanımadığı insanları bile karşılıksız sevmişti ki, doktor olmuştu. Doktor olup insanları karşılıksız tedavi etmişti. Hizmetine karşılık beklemeyen adam, hiçbir duygusuna karşılık beklemez ki! Ama madem şirke girecek bu karşılıksız sevgiler, köreltir nefsini, sevmez artık hiçbir şeyi.
Neticede Doktor Tuğrul eşinden boşanmış. Çocuğu istememiş ama avukatı çok iyi olduğu için ve eşi de hem varlıklı hem eğitimli, iş güç sahibi olduğu için yüklü olmayan bir nafaka ile kurtulmuş.
Birkaç sene sonra Ankara’da tesadüf etmişler Gökçen ve babası, Doktor Tuğrul’a. O kibar insandan eser kalmamış, ne Gökçen’in ne babasının elini sıkmış adam. Tanımazlıktan gelecekmiş, başını eğip hızla yanlarından geçmiş de, kendine hiç yakışmayan sakalına rağmen Hulki Bey onu tanıyıp seslenince, dönüp konuşmak zorunda kalmış. Artık doktorluk yapmıyormuş, felsefe doktoru olmuş güya, insanların ruhlarını temizlediğini iddia ediyormuş. Gökçen’in midesi bulanmış bu ayaküstü konuşmadan, babasının ceket koluna tutunmuş, başını yana çevirip tek kulağıyla dinlemiş adamı. Babasının da keyfi kaçmış, adam geçip gittikten sonra yüzü gerilmiş, kendi kendine mırıldanmış bir süre, Gökçen’i duymamış. Akşam annesine anlattığını duymuş Gökçen, fısıltıyla konuşuyorlarmış ama Gökçen adamın bulaştığı tarikatın ne büyük bela olduğunu yakalamış yan odadaki konuşmalardan.
27 Mayıs 2010 Perşembe
25 Mayıs 2010 Salı
22-Ev Gezmesi Değil Bu
Ertuğrul her sabah olduğu gibi bir sürü internet sayfası açıp çalışmaya başlamıştı. İlk sayfada makale arama motoru olurdu, sonrakinde elektronik posta bütün gün açık dururdu. Türkiye haberleri ile Gökçen’in yazılarını yayınladığı site iş yüküne göre üçüncü veya dördüncü sırada olurdu. Sonra da açtığı dört ana sayfadan gittiği başka bağlantılar. Yoğun bir gündü. Gökçen’in sayfası dördüncü sıradaydı ama üçüncü sıradaki Türkiye haberlerini bile okumaya vakit yoktu. Akşam çıkmadan önce Gökçen’in en son eklediği yazıyı ya da okumadıklarından en eski olanı okuyup çıkmayı düşünüyordu. Türkiye’den haberler kalsın bu seferlik.
Kendi yazısını bitirdi, kapattı. İnternet sayfaları sıra sıra önündeydi şimdi. Makale aramayı kapattı, yeni e-posta yok onu da kapattı, haberleri hiç okumadan kapatacaktı ki küçük başlıklardan biri anlamsızca cezp etti onu; “Ünlü Mankenin Eski Sevgilisinin Sır Ölümü”. Ünlü manken tanımazdı, hele ünlü mankenlerle takılacak adamla işi olmazdı, tam bunu düşünürken liseden sıra arkadaşı geldi aklına. Lise son sınıftayken görünüşüne gereğinden fazla önem vermeye başladığı için, soğumuştu Ertuğrul ondan. Sene sonuna doğru Ertuğrul, kendisinin önünden bile geçemeyeceğini düşündüğü villalarda, arkadaşının özel yemeklere katıldığını öğrenmişti. Düzgün bir aileden, çalışkan bir çocuktu, yakışıklıydı, saftı. Ertuğrul o zamanlar bilmiyordu bu kadar göze hitap eden, bol keseden ziyafetlerin verildiği ve hep güzel insanların gittiği toplantıların ne zararı vardı, sadece altında hoş bir şey olmadığını hissediyordu. “Kıskanıyor muyum acaba” şüphesiyle kendini öyle villalarda hayal ediyordu, grand tuvalet giyinmiş, öyle bir kılığı yoktu ki Ertuğrul’un, nerden bulsun takım elbise. Elini kolunu nereye koyacağını bilemez… Yine de bunlar değildi Ertuğrul’un orada olmak istememe sebebi. Arkadaşının hali tavrı değişmişti. Felsefe derslerinde uç fikirlerle çıkıyordu ortaya. Saflığının üstünde iğreti duran bir küstahlık yerleşiyordu hareketlerine, kimse fark etmese de, kaç yıllık sıra arkadaşı Ertuğrul görüyordu bunları. O villalarda acayip şeyler konuşulduğu belliydi.
“Annenler de geliyor mu?” diye sordu Ertuğrul, bir yandan “evet” cevabı almak istiyor, bir yandan da ailecek tuhaf insanlar olmalarından korkuyordu.
“Ev gezmesi değil bu, ciddi toplantılar yapılıyor, din ve felsefe konuşuyoruz, bilimden bahsediliyor, hayata dair aklına ne gelirse yani. Ama veliye ihtiyaç yok içerde, kişisel gelişim diye özetleyebilirim sana olan biteni.”
Ne olmuştu bu ana kuzusu çocuğa! Daha sonraki yıllarda iyice ayyuka çıkmıştı bu tuhaf insanlar grubu; bunlar Bilmemne Hoca’nın tarikatıydı.
Kendi yazısını bitirdi, kapattı. İnternet sayfaları sıra sıra önündeydi şimdi. Makale aramayı kapattı, yeni e-posta yok onu da kapattı, haberleri hiç okumadan kapatacaktı ki küçük başlıklardan biri anlamsızca cezp etti onu; “Ünlü Mankenin Eski Sevgilisinin Sır Ölümü”. Ünlü manken tanımazdı, hele ünlü mankenlerle takılacak adamla işi olmazdı, tam bunu düşünürken liseden sıra arkadaşı geldi aklına. Lise son sınıftayken görünüşüne gereğinden fazla önem vermeye başladığı için, soğumuştu Ertuğrul ondan. Sene sonuna doğru Ertuğrul, kendisinin önünden bile geçemeyeceğini düşündüğü villalarda, arkadaşının özel yemeklere katıldığını öğrenmişti. Düzgün bir aileden, çalışkan bir çocuktu, yakışıklıydı, saftı. Ertuğrul o zamanlar bilmiyordu bu kadar göze hitap eden, bol keseden ziyafetlerin verildiği ve hep güzel insanların gittiği toplantıların ne zararı vardı, sadece altında hoş bir şey olmadığını hissediyordu. “Kıskanıyor muyum acaba” şüphesiyle kendini öyle villalarda hayal ediyordu, grand tuvalet giyinmiş, öyle bir kılığı yoktu ki Ertuğrul’un, nerden bulsun takım elbise. Elini kolunu nereye koyacağını bilemez… Yine de bunlar değildi Ertuğrul’un orada olmak istememe sebebi. Arkadaşının hali tavrı değişmişti. Felsefe derslerinde uç fikirlerle çıkıyordu ortaya. Saflığının üstünde iğreti duran bir küstahlık yerleşiyordu hareketlerine, kimse fark etmese de, kaç yıllık sıra arkadaşı Ertuğrul görüyordu bunları. O villalarda acayip şeyler konuşulduğu belliydi.
“Annenler de geliyor mu?” diye sordu Ertuğrul, bir yandan “evet” cevabı almak istiyor, bir yandan da ailecek tuhaf insanlar olmalarından korkuyordu.
“Ev gezmesi değil bu, ciddi toplantılar yapılıyor, din ve felsefe konuşuyoruz, bilimden bahsediliyor, hayata dair aklına ne gelirse yani. Ama veliye ihtiyaç yok içerde, kişisel gelişim diye özetleyebilirim sana olan biteni.”
Ne olmuştu bu ana kuzusu çocuğa! Daha sonraki yıllarda iyice ayyuka çıkmıştı bu tuhaf insanlar grubu; bunlar Bilmemne Hoca’nın tarikatıydı.
17 Mayıs 2010 Pazartesi
21-Aşık Olmak Hoştur, Sadık Olmak Başka
Demek değmezmiş. Demek Gökçen, Ertuğrul için, kariyerin önüne geçecek kadar kıymetli değilmiş. Bunca zamandır Türkiye’de başlayamadıkları ilişkilerine tam da Ertuğrul giderken, belki de sırf Ertuğrul gidiyor diye başlamak, hiç de akla yatkın olmazdı. Gökçen’e kalsa, akıl görevini yerine getirmiş, Ertuğrul’u Amerika’ya heveslendirmişti, yeter. Biraz da kalp konuşsun; başka akılların icatlarıyla iletişimin kolaylaştığını, sevgi emekse, biraz uykudan verilecek emekle dünyanın öbür ucundaki bir insanla da aşk yaşanabileceğini söylesin. Ama kalp kıyamaz Ert’e. Kendi uykusuz kalır da, Ert dayanamaz uykusuzluğa. Kendi hiç kapris yapmaz da, Ert’in aklı kalır, kıskanır burada yanında her gün peydah olacak erkekleri.
Gökçen burada başını kaldırıp da bakmaz artık bir erkeğe. Ertuğrul da gerçekten sevdiyse, seviyorsa, o da sadık kalacaktır Gökçen’e ve belki yıllar sonra geri döndüğünde birbirlerine itiraf ederler bunu...
Ertuğrul gittikten sonraki bir iki ay bu hayallerle geçti. Sonra Gökçen anladı ki, Ertuğrul emek harcamaya zahmet etmemiş. Ertuğrul, Gökçen’le, sırf aynı şehirde oldukları için vakit geçirmiş. Düşündükçe, her hafta sonu onu görmeye havuza gidişi geliyordu aklına. Ertuğrul, Gökçen’in nerede oturduğunu bile bilmezdi. Ertuğrul’a ithaf ettiği şarkı, ‘Başkadır Başka’. Ne de doğru bir seçimmiş, Ertuğrul Mecnun olmaya yanaşmamış, sadık olamayacak besbelli… Zaten yanık olmaya hiç gelemez Ertuğrul. Gökçen kendini o kadar kıymetsiz hissediyordu ki…
Bir gün gelecek, internetten bir davetiye alacak diye ödü kopuyordu. Ertuğrul orada birisiyle evlenmeye karar verecek de, kızla el ele fotoğraflarını gönderecek diye korkuyordu. Ertuğrul’un hafızasında kendi resmini canlı tutmak için önceleri sık sık mektup yazıp yeni fotoğraflardan gönderiyordu. Bazen sırf Ertuğrul’a göndermek için cuma akşam yemeklerinde poz veriyordu. Sonra bir gün eniştesinden öğrendi ki, Ertuğrul kendisine sunulan iki seçenekten, maddi getirisi yüksek olanı seçmiş. Mantıklı bir seçim gibi gelse de kulağa, üniversitenin bursu yerine şirketin sponsorluğunu kabul etmesi, vaktinin çoğunu şirkette geçirmesi demekti. Bu şirket, Türkiye’de üniversitelere birinci yetiştiren dershanelerle, özel okullarla aynı soydan geliyordu, cemaatindi işte! Ertuğrul göz göre göre cemaate hizmet ediyordu. Bu safça yapılmış bir seçim değildi, Amerika’da Türkiye’de olduklarından çok daha açık davrandıkları biliniyordu. Onlardan sadece yararlanıp, toplantılara bulaşmadan, hizmete girmeden, alacağını alıp memlekete dönmek mümkün değildir. Zaten memlekette de Ertuğrul’u karşılayacak olanlar belli! Demek, Orta Asya araştırmaları için Amerikan üniversitesinden verilen bursu, içimizden biri kullansın masalı düzmeceydi! Kimi suçlamalı? Ertuğrul’un saflığı mı... yok yok… bunun saflık olamayacağı aşikar ya. Belki de eniştesinin saflığıdır bu, Ertuğrul’u oraya güzel bir amaç için gönderdi ama o hemen farklı bir hizmete koştu.
Bir türlü bir ilişkiye başlayamamalarının sebebi de hizmetti belki. Peki o zaman niye ilgilenmişti bu adam kendisiyle? Nefsine mi hâkim olamadı? Acaba Ertuğrul’un dünyaya bakışında o noktayı tepetaklak edebilir miydi? O koskoca organizmayla baş edebilir miydi Gökçen? Ertuğrul, Gökçen için… Ertuğrul Gökçen için bugüne kadar neyinden vazgeçmiş ki cemaatinden vazgeçsin!
Peki Türkiye’deyken nasıl fark etmedi Gökçen bunu? Yoksa gerçekten Amerika’da mı düşmüştü bu tuzağa? İnançlı adamdır, orada iyice yalnız kalınca… Ah madem daha fazla yalnızlığa gelemeyecek, ne diye gitti? Zaten hiç hevesli değildi ki yurt dışı tecrübesine, nasıl çeldiler aklını? Daha burada kancayı takıp onu Amerika için heveslendirmiş olsalar… Eniştesi yer miydi ki bu numarayı?
Gökçen geceleri delirecek gibi oluyor, bir türlü uykuya dalamıyordu. Kendi değersizliğine mi üzülsün, Ertuğrul’un aptallığına mı, eniştesinin saflığına mı?
Hâlbuki tüm bu düşünceler, Gökçen’in saflığıydı. Ertuğrul’a sunulacak bu fırsattan Leyla’nın bile haberi vardı. Ertuğrul o seçimi yapsın diye hizmetçilerin tam ortasına gönderdiler onu! Gökçen mantığını kullanıp, bu adamdan vazgeçecekti. Hâlbuki Gökçen daha çok altıncı hissinin esiri; teyzesine olan kini büyüyor, Ertuğrul okur umuduyla internette sayfa sayfa hikâyeler yayınlıyor, dayısı görüyordur diye hep Ece’nin üstüne titriyor.
3 Mayıs 2010 Pazartesi
20-Ben Amerika’ya Gidiyorum
Faruk, Leyla’nın haklı olduğunu görünce üzülmüştü. Üstelik Gökçen’in Ertuğrul’a ilgisi aşikârdı. Oturup konuştu karı-koca. Seneler önce Ferhat’a rol biçtikleri gibi, Ertuğrul için de bir kariyer planı yaptılar. Ferhat’ı koruyamadıkları gibi, Ertuğrul’dan da kurtulamayacaklardı aslında. Fakat kimseyi düşünmeden planlar yaparken, Leyla yenilgiyi kendine hiç kondurmazdı.
Gökçen’in âşık olmasını umursamaması bir yana, Aslı ve Hulki’nin böyle bir ilişkiyi onaylamalarına da ihtimal vermiyordu Leyla. Çekirdek aile içinde ister kriz yaratsın, ister anlayışla benimsensin, o kırık kolun yenine saygı duymuyordu Leyla.
Orta Asya çalışmaları konusunda Ertuğrul’un aklına Amerika’yı sokabilirlerdi. Doktora için Faruk daha güncel konulara yönlendirebilirdi çocuğu. Çok eskiden dava arkadaşlığı yaptıkları insanlardan Amerika’ya yerleşmiş olanlar vardı, onların yanına gönderebilirlerdi Ertuğrul’u.
Amerika’ya giden ister tarihçi olsun, ister işletmeci ister mühendis… Eğer meyilliyse Hoca Efendi’nin ekibi tarafında anında fark edilir ve cemaate alınırdı. Hatta kendi mesleklerinde tutunamayacak olanlar market zincirine sahip olabilirdi birkaç sene içinde. Ertuğrul işini en iyi şekilde yapacak kapasiteye sahipti. Yeter ki ona çekici gelecek bir konu bulunsun Amerika’da. Günümüz Orta Asya’sına tarihten bir bakış… Masterını da çöpe atmış olmaz böylece.
Bilmiyorlar ki, zaten Ertuğrul’u tavlamak zor olmayacak. Gökçen’den korkan Ertuğrul uzaklara gitmeye hazır. Amerika’da cemaate yakın birilerinin yanına gitmesi babasını da mutlu eder. Gökçen’le siyasi olarak sürtüştükçe dine daha çok sarıldı Ertuğrul. Cemaatin sohbetlerine daha çok katıldı, dünyanın her yerinde insanlarla bütünleşmeye, küreselleşmenin bu farklı açısına daha çok inandı.
Ve bir gün Gökçen’in karşısına,
“Ben Amerika’ya gidiyorum, biliyor musun?” diye çıktı.
Gökçen’in âşık olmasını umursamaması bir yana, Aslı ve Hulki’nin böyle bir ilişkiyi onaylamalarına da ihtimal vermiyordu Leyla. Çekirdek aile içinde ister kriz yaratsın, ister anlayışla benimsensin, o kırık kolun yenine saygı duymuyordu Leyla.
Orta Asya çalışmaları konusunda Ertuğrul’un aklına Amerika’yı sokabilirlerdi. Doktora için Faruk daha güncel konulara yönlendirebilirdi çocuğu. Çok eskiden dava arkadaşlığı yaptıkları insanlardan Amerika’ya yerleşmiş olanlar vardı, onların yanına gönderebilirlerdi Ertuğrul’u.
Amerika’ya giden ister tarihçi olsun, ister işletmeci ister mühendis… Eğer meyilliyse Hoca Efendi’nin ekibi tarafında anında fark edilir ve cemaate alınırdı. Hatta kendi mesleklerinde tutunamayacak olanlar market zincirine sahip olabilirdi birkaç sene içinde. Ertuğrul işini en iyi şekilde yapacak kapasiteye sahipti. Yeter ki ona çekici gelecek bir konu bulunsun Amerika’da. Günümüz Orta Asya’sına tarihten bir bakış… Masterını da çöpe atmış olmaz böylece.
Bilmiyorlar ki, zaten Ertuğrul’u tavlamak zor olmayacak. Gökçen’den korkan Ertuğrul uzaklara gitmeye hazır. Amerika’da cemaate yakın birilerinin yanına gitmesi babasını da mutlu eder. Gökçen’le siyasi olarak sürtüştükçe dine daha çok sarıldı Ertuğrul. Cemaatin sohbetlerine daha çok katıldı, dünyanın her yerinde insanlarla bütünleşmeye, küreselleşmenin bu farklı açısına daha çok inandı.
Ve bir gün Gökçen’in karşısına,
“Ben Amerika’ya gidiyorum, biliyor musun?” diye çıktı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)