12 Haziran 2010 Cumartesi

25-Anneciğim Geleceğim

Eve girerken arkadaşıyla ciddi ciddi empati kurduğunu fark etti. Tek adama körü körüne bağlanmak, ona ve dolayısıyla onun öğrettiği inanca hizmet etme duygusuyla insanın sevdiklerinden uzaklaşması ve bir uğurda kendini adamanın verdiği sahte özgüvenle, insani duygulardan arınmak, sahte kahraman olmak… Bu hisleri çok iyi anlıyordu Ertuğrul. Annesini kaç haftadır aramadığını düşündü. O aradığında da “uykum var” deyip kısa kesiyordu konuşmayı. Annesine anlatacak bir şeyi kalmamıştı ki. Üniversitenin ilk yılında öğlen yediği yemeğe kadar anlatırdı o gün neler yaptığını ki, annesinin aklı kalmasın onda. Sonra yemekleri aksatmaya başladı, annesi üzülmesin diye anlatmayı kesti, sonra annesi kızmasın diye anlatmadı bazı şeyleri, utandığı için anlatmadığı şeyler de oldu. En sonunda da, annesini ilgilendirmeyecek konulardan konuşmayı sever olmuştu o yüzden bir şey anlatmıyordu annesine. Hâlbuki kadıncağız hala sesini duyunca mutlu oluyordu. Saate baktı, Türkiye’de saat sabahın üçü. Sabah namazı kaçta acaba? Bir iki saat sonra arasa evi, o saatte telefon çalınca yüreklerine inmez mi? Fark etti ki, hep böyle düşüncelerle erteliyordu evi aramayı. Güya onları düşünüyordu ama sonuçta onları mutlu etmenin yolu bu değildi ki.
Ertuğrul, kendisinin de bir hocası olduğunu hatırladı. Lise son öğrencilerine gönüllü olarak ders çalıştırdığı bir sene şahit olduğu konuşmayı hatırladı. Çocuklardan biri dershaneye telefon etmişti şifresini sormak için. Dershane herkesin şifresini alırdı, tercih zamanı mutlaka dershaneye gelmelerini, oradaki rehberlik hocasıyla formu doldurmalarını tembihlerlerdi öğrencilere. Akşamın bir saati çocuk telaşlanmış,
“Ağabey, benim şifrem neydi?” diye aramış dershaneyi. Rehberlik hocasıydı, “ağabey” dediği. Herkes ağabey zaten, bir tıp camiasında bir de burada herkes abla ve ağabey! Ağabey hemen önünde duran listeden okudu şifreyi. Çocuk demiş ki,
“Ben de öyle hatırlıyorum ama giremedim az önce sisteme.”
“Baban değiştirmiştir belki şifreni.”
Ertuğrul refleks olarak döndü rehberlik hocasına baktı bu ilginç önerme karşısında. Bir evin içinde baba-oğul haberdar olmaz mıydı birbirinden! Adam telefonu kapattı, bilgisayarda bir iki tuşa basıp önündeki dosyayı kapattı, çekmeceye kaldırdı.
Şimdi düşünüyordu da Ertuğrul, o çocuk şifresini kullanamadığı sırada ne tesadüftür ki şifre listesi masanın üstündeydi. Kendi babası hakkında benzer bir itham düşündü, on sekiz yaşında olsa inanır mıydı böyle bir şeye? Hizmette öyle insanlar var ki, değil on sekiz, otuz sekiz yaşında söylense gene silerler babalarını. Öyle saf olanları asla yükselmez ama Ertuğrul yükselmekte. Anne-babasından asla yüz çevirmeyecek kadar akıllı olması ile yükselmesi arasında bir doğru orantı kuracaktı ki, anne-babasından yüz çevirdiğini fark etmeyecek kadar aptallaştığı çıktı kat sayı olarak! Telaşla evi aradı, bir yandan da bilgisayarı açıyordu. Babasının uykudan yeni kalkmış heyecanlı sesi açtı karşı taraftan,
“Buyurun?”
“Babacığım, ben Ertuğrul.”
“Oğlum” çok mutluydu babası, “nasılsın?”
“İyiyim babacığım, siz nasılsınız?”
“İyiyiz oğlum, iyi. Annen de kalktı geldi. Hayırdır oğlum, bir yaramazlık yok, değil mi?”
“Yok babacığım yok. Çok özledim sizi, sabah namazını bekleyecektim ama dayanamadım, kusura bakmayın.”
“Ne kusuru evladım. Bak annen çekiştiriyor, o da duysun sesini.”
“Tabii duysun baba, tamam ver annemi.”
Susuzluktan kurumuş da bir pınara kavuşmuş gibi çıktı kadının sesi,
“Oğlum! Nasılsın canım?”
“İyiyim anneciğim iyi, sen de iyi misin?”
“İyiyim yavrum, sesini duydum daha iyi oldum. Çok özledim ben seni. Sorunca kızıyorsun ama ben gene de soracağım, ne zaman geleceksin evladım, belli mi?”
“Niye kızayım anneciğim, aşk olsun. Sizi uyandırmışım gecenin bir yarısı, asıl siz kızın bana…”
“Yok biz kızmayız oğlum, sesini duyduk işte, nesine kızalım.”
“Anneciğim geleceğim inşallah.” Bilgisayar açılmıştı, Ertuğrul bilet fiyatlarına bakmaya başlamıştı bir yandan. “Şimdi bakıyorum ben internetten, ucuz biletler hangi tarihte başlıyorsa o zaman kalkıp geleceğim yanınıza bir süre. Bir de size ne zaman uygun olur, onu sorayım diye aradım işte.”
“Bana hep uygun oğlum, sen ne zaman gelsen başım üstünde yerin var. Bak, geleceğini duydu baban da heyecanlandı, telefonu istiyor, bir şey diyecekmiş sana.”
“Oğlum, ucuz bilet bakma, ben sana para gönderirim. Amcana sözüm var, tarlayı satmaya gideceğim önümüzdeki hafta köye, haftaya gelme de ne zaman istersen gel.”
“Aman baba ne yaptın, haftaya gelemem zaten. Gelsem de bir haftacık mı kalacağım, aşk olsun. En az” üç diyecekti, fazla heveslenmesinler de izin alamazsa üzülmesinler diye düşündü “iki hafta kalırım gelmişken.”
“Aman ne güzel bir haber bu evladım. Tamam sen istediğin tarihe al biletini bak tarla satılınca yüklü para geçecek elimize, bu sene uçak biletlerin benden, iyi değerlendir.”
“Tamam baba, sağ olasın. Ben mayısa biletimi ayırtayım o zaman.”
“Bana bak, bu seneki biletler dediysek, Türkiye biletleri. Öyle gezmeye gideceğim baba bilet, deme, bozuşuruz.”
“Anladım babacığım anladım. Bu seneki gezmeleri hep Türkiye’ye yaparım o zaman.”
“Tabi öyle yapacaksın, eşek herif. Bak annen sevinçten ağlayacak neredeyse.”
“Aman ağlamasın, ağlarsa bir daha aramam sizi.”
Annesi aldı tekrar telefonu,
“Ağlamıyorum oğlum ağlamıyorum. Ara sen. Kuzum, mayısta mı geleceksin.”
“Öyle düşünüyorum anneciğim. Yarın bileti alınca tekrar arar haber veririm gününü.”
“Tamam yavrum.”
“Şimdilik iyi geceler ya da size hayırlı sabahlar anneciğim.”
“Sağ ol yavrum, babanı veriyorum tekrar, o da veda etsin.”
“Evladım iyi geceler.”
“İyi geceler babacığım, görüşmek üzere.”
Huzur hissetti Ertuğrul, eve gidecekti, sevinç şimdiden sarmıştı. Bundan sonra sevgiyi kendinden uzaklaştırmak yoktu, ne aile sevgisinden ne de bir kadının sevgisinden mahrum edecekti kendisini. İşten eve bir yürümeyle verilecek karar değildi ya bu, Amerika’ya taşındığı günden beri Gökçen’i arkasında bırakışı içini yiyordu. Bugün anne-babasını da kendinden gitgide uzaklaştırdığını fark etmesi taşırmıştı bardağı. Gökçen için geri dönmeyi gururuna yediremiyordu. O giderken Gökçen itiraz etmemişti, desteklemişti onu. Şimdi ailesini düşününce, Gökçen de birden aile oluvermişti sanki. Gökçen’le bir aile kurmak… Onu ilk gördüğü anı hatırladı, Faruk Hoca’nın yeğeni olduğunu öğrenince hem çok utandığını hem de hayatını birleştireceği kızın ancak Gökçen olabileceğini düşündüğünü hatırladı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder