14 Ocak 2010 Perşembe

5-Gökçen Kuyuya Bakar ve...

Ertuğrul ve Gökçen tanışalı bir hafta olmuştu ki, Ertuğrul bölümde her zamanki grupla kantinde otururken Gökçen içlerinden birine telefon etmiş, nerde ve kimlerle oturduğunu sorgulamış birkaç dakika sonra da damlamıştı kantine. Hep birlikte asistan odasına dönüp akşam yemek saatine kadar sohbet etmiş, dışarıda yemek yiyip öyle gitmişlerdi evlerine. Gökçen’in uçar gibi bir hali vardı eve girdiğinde. Hüseyin’in o akşam kendisini aramamasına çok sevinmiş, o sevincin vicdan azabıyla Hüseyin’i aramış ve huzurlu bir uykuya yatmak istemişti. Bütün akşam konuştukları çeşitli konular dönüp duruyordu aklında. Ertuğrul’un harika kelimeleri çınlıyordu kulağında. Hatırlamak hayale oradan da rüyaya uzanacakken utançla ayılıyordu Gökçen. Ertuğrul eğilmiş kulağına mısralar fısıldıyor ya da yatakta yanına uzanmış… Silkiniyor, uykuya yeniden giriş yaparken Hüseyin’i hayal ediyordu Gökçen, sonra gene akşamki yemek canlanıyor zihninde… Bu avcı hayallere rağmen rüyasında Hüseyin’i gördü. İzlediği dizilerden filmlerden etkilendiğini düşünüyordu çünkü çok basit bir kurguyla Hüseyin Gökçen’i aldatıyordu rüyasında.
Ertesi sabah Hüseyin’i aradı gene vicdan azabıyla. O gün Hüseyin’in, hikâye yarışması için Eskişehir’e gitmesi gerekiyordu. Anadolu Üniversitesi’nin düzenlediği bir yarışma için son başvuru günüydü. Gökçen’in yazdığı hikâyeler vardı ve Hüseyin Gökçen’i çeşitli yarışmalara katılması için destekliyordu. Gökçen yarışmanın konusuna uygun bir hikâyesi olmadığını söylemiş, bir türlü dosya göndermemişti. Gel gör ki önceki hafta uyuyamadığı bir gece, tam da Eskişehir gibi, büyük şehir olmayla Anadolu kasabası kalma arasında hayalî bir yerde geçen bir hikâye dökülüvermişti klavyeye. Hüseyin bunu okuyunca derhal düzeltme yapmasını ve Anadolu Üniversitesi’nin yarışması için hazırlamasını söylemişti. Posta ile yetişmesine imkân yoktu, Hüseyin kendisi trenle gidip kendi elleriyle teslim etmeyi vaat etmişti Gökçen’e. İlişkileri boyunca Hüseyin de Gökçen de hem olumlu hem olumsuz değişmişlerdi zamanla. Hüseyin çekingen ve Gökçen’e deli gibi âşıktı. İlişkileri başlayıp da Gökçen ulaşılmazlığını yitirince önce çekingenliğinden sıyrıldı ki bu Gökçen’i çok mutlu etmişti daha sonra da dişlerini göstermeye başlamıştı. Özellikle siyasi konularda çok tartışırlardı. Sağ-sol kavgası başladı mı, Hüseyin’in çekingen olmakla uzaktan yakından alakası kalmazdı. Zaman ilerledikçe Hüseyin Gökçen’i daha bir sahiplenmeye, onun kariyerini de desteklemek için yarışmalara özendirmeye ve bu konuda fedakârca destek olmaya başlamıştı. Bunlar ilk başta çok güzel gelişmeler gibi görünse de, her erkeğin düşeceği hata olan ebeveyncesine sahiplenip cam bebeğin üzerine titrer gibi yanındaki kadını koruma huyu Gökçen’i boğuyordu. Hüseyin’in o haftasonu kendi için Eskişehir’e gitmek zorunda olmadığını biliyordu Gökçen ama bu yarışmaya ailesinden gizli katılacağı için kendisi gidemezdi. İki seneden beri ilk kez Hüseyin’e gerçekten maddi anlamda ihtiyacı vardı ve bu yola da onun manevi desteği ile çıkmıştı. Hüseyin de bunu görüyor, kendini olduğundan daha kıymetli hissediyordu. Bir tek sorun vardı, Hüseyin için Gökçen’in ne kadar kıymetli olduğunu sadece kendisinin bilmesi yeterliydi. Her ne kadar Gökçen kendi arkadaş grubu içinde genel alışkanlık olan sol fikirlerin küfürle anılmasını törpülemiş, hiç olmazsa Hüseyin yanlarındayken daha kibar bir üslup takınmalarını arkadaşlarına tembihlemişse de; Hüseyin Gökçen’in sağcılığından utanıyor, baş başa olduklarında, kendi deyimiyle, ortak paydada buluşsa da, kendi fikirdaşlarıylayken yeri geldi mi Gökçen’i rencide etmekten kaçınmıyordu. İlişkilerinin çözülmemiş problemi bu idi, Gökçen kendi kurtarılmış bölgesi dışında kendini ikinci sınıf insan gibi hissediyordu. Üstelik bu konuda Hüseyin’i defalarca uyarmış, henüz kesin bir saygı ortamına kavuşmamıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder