8 Ocak 2010 Cuma

2-Çocuklarımın Annesi Sen Ol Gökçen!

Doğru söylüyordu. Ertuğrul görür görmez beğenmişti Gökçen’i. Faruk Hoca’nın yeğeni -eşinin yeğeniydi aslında- olduğunu öğrenince Gökçen’i evinin kadını yapma isteği fışkırıverdi içinde ve aynı zamanda bu kızın ne kadar ulaşılmaz olduğu kararttı hayalini. Masada hemen çaprazındaydı belki ama o masada oturmak Ertuğrul’a sunulmuş bir lütuftu aslında. Yeğenine böyle baktığını görse Faruk Hoca, bırak bir daha Ertuğrul’un yüzüne bakmayı, okuldan attırabilirdi onu. Gökçen farkında değildi o gün Ertuğrul’un yüzünü ezberlercesine incelediğinin. Cep telefonunu masaya koymuş, gene de gürültüden duyamama endişesiyle kontrol edip duruyordu. Nihayet beklenen telefon gelince kalkıp masadan, gürültüden biraz uzaklaşıp Hüseyin’e tarif etmişti oturdukları yeri. Sonra da sevinçle “Hüso geliyor” demişti masadaki eski arkadaşlarına.
“O kim?” O zamanlar kendinden beklenmedik bir fütursuzlukla sormuştu Ertuğrul bunu.
Sağlık ocaklarındaki hemşire fotoğrafları gibi “sus” yapmıştı Gökçen ve önemli bir sır verecekmiş gibi başladığı bu role şen şakrak bir sesle devam etmişti “Sevgilim olur kendileri, yakında evleneceğiz, evimin kadını olacağım.”
Ertuğrul’un Gökçen’i tanıması uzun vakit almıştı. Bu sözlerin her bir kelimesinin şaka olduğunu havsalası almazdı ki o gün. “Sevgili” kelimesi doğruydu bir tek, birkaç hafta sonra o da geçerliliğini yitirmiş, bugün hâlâ havsalası almıyor Ertuğrul’un.
O zamanlar pek dinden konuşmazlardı, siyaset parçalarlardı. Hüseyin masaya oturur oturmaz hava değişmişti, Ertuğrul ne olduğunu anlamamıştı. Daha yuvarlak kelimeler, hafif sulandırılmış fikirler, uzlaşmacı bir üslup takınmıştı herkes. Bir tek Gökçen keskin bir “biz” ile dobraca -ama dobra değil- konuşuyordu. Hüseyin’in konuştuğu dil zaten Fransızcaydı. Ertuğrul’un yırtıcı kuşken ürkek ceylana dönmüş bakışlarını yakalayınca Gökçen, gözlerini o gözlerden ayırmadan Hüseyin’in elini tutup
“Hüseyin ODTÜ mezunu, tam bir ODTÜ’lü kendisi.” dedi.
Hâlbuki “ODTÜ’lü” mü kalmıştı! Ama “tam bir ODTÜ’lü” işte o kalmamış cinsi tanımlamak içindi, Ertuğrul anladı. Faruk Hoca’nın damadı bu mu olacaktı! Gökçen’e hayran kalmıştı ama seçtiği bu adam…
Mutlaka iyi bir sebep olmalı, Gökçen… Gökçen yanlış bir şey yapmaz. Yapmamalı. Gökçen, çocuklarımın annesi sen ol Gökçen.
Hüseyin’i gördükten sonra Gökçen o kadar da ulaşılmaz değildi Ertuğrul için. Solcu bir adamın, bir “ODTÜ’lü”nün o aileye girme, Gökçen’in elini tutma ihtimali varsa, Ertuğrul’un neden olmasın? Faruk Hoca’nın hayatı, daha doğrusu dersleri ülküsü etrafında dönüyordu. Ertuğrul için bir hocanın hayatına açılan tek kapı anlattığı dersler olduğu için, Faruk Hoca’nın eş seçimini de iş seçimi gibi, sevdiği müzik ve yemekleri, izleyeceği film ve haberleri, okuyacağı kitap ve gazeteleri… her şeyi ülküsü doğrultusunda seçtiğine inanıyordu. O yüzden Hoca’nın yeğenine ulaşmak için elindeki büyük şansı değerlendirebilirdi.
Halbuki Faruk Hoca’nın hayatı Ertuğrul’un o zamanlar kavrayabileceğinden kat kat genişti. Meslek seçiminin bile o ülküyle alakası yoktu hatta çoğu zaman mesleğinde yükselmesini yavaşlatmıştı fikirleri, ama siyasi ama bilimsel, hızını kesen bir etkisi hep vardı fikirlerinin. Leyla’yı kendisine eş olarak seçmesinin sebebi paylaştıkları ülkü değildi. Leyla ile tarihleri o kadar eskidir ki, bu ülküyü birlikte öğrendiler aslında.
Faruk Hoca’nın, “Poşet çay içilir mi evladım!” derken Rize çayı demlemeyi değil de bergamotlu bir İngiliz çayını özlediğini, evinde pikap olduğunu ama hep opera plakları dinlediğini bilseydi Ertuğrul, Gökçen’e ulaşmanın zannettiği gibi kolay ama zannettiği kadar zor da olmadığını anlardı belki. Halbuki Gökçen Faruk’un değil, Leyla’nın yeğeni. Gökçen’in kendi anne-babası, onlardan da bağımsız kendi fikirleri, zevkleri ve yetenekleri var.
Tanıştıkları gün vedalaşırken, Gökçen yine en tiyatrocu haliyle masal kuşu isimli yeni arkadaşına
“Eniştemin kulağına gitmesin” diyerek Hüseyin’i işaret etmişti. Hüseyin’le birbirlerine “sevgili” sıfatını yakıştıralı enikonu iki sene olmuş, ailelerden hiç kimseyle tanışılmamıştı. Gökçen bir yandan bu adamla hayatını birleştireceğini hissediyor bir yandan da dönülmez yolun girişini erteleyip duruyordu kendi çapında. Halbuki Hüseyin çoktan kendi anne-babasına Gökçen’in fotoğraflarını göstermiş, “istemeye gittiğimizde” diye başlayan cümleler kurmuştu. Gökçen, Hüseyin’in halkçılıktan gelen gelenekçi yüzüne güveniyordu. Anneannesi, “Allah korkusu olmayan adamdan sakının” derdi, Hüseyin’de Allah korkusu vardı da sevgisi var mıydı, tartışılır.
Karşılıklı ilan-ı aşk ettiklerinin haftasında bir kabus görmüştü Gökçen: Hüseyin, gözleri kan toplamış, kıpkırmızı, halinden bihaber ona doğru koşmakta.
“Hüseyin ne oldu sana, iyi misin? Gözlerin kanlanmış” diye dehşetle soruyor Gökçen, Hüseyin oralı değil, neşe içine dans etmeye başlıyor. Sabah interneti açıp da rüya tabirlerine bakana kadar ruh gibiydi. Bilgi çöplüğünden birkaç rüya tabiri okuyup birbirleriyle sağlama yaptıktan sonra oturup kendi rüyasını değerlendirdi: Demek ki Hüseyin onu hiç ummadığı bir anda yarı yolda bırakıp gidecek. O, Hüseyin’e yardımcı olmaya çalışırken Hüseyin kendi paçasını kurtarıp Gökçen’i zor durumda bırakacak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder