“Ne diyorsun Hüseyin? Bir mantığı var mıydı şu kurduğun cümlenin?”
“Sen çok mantıklısın ya!”
“Tamam Hüseyin tamam, iyice çocuklaştın… ikimiz de çocuklaştık. Susalım artık.”
“Neden susacakmışız efendim? Ne güzel konuşuyoruz işte.”
“Hüseyin, güzel filan konuşmuyoruz, lütfen. Sonra devam ederiz kaldığımız yerden, söz.” deyip güldü Gökçen, bir kez daha ortamı yumuşatma umuduyla.
“Sen değil miydin, kavgayı pişirip pişirip tekrar ortaya sürmeyelim, diyen? Ne oldu şimdi, duralım sonra devam edelim? Hayır efendim, burada bu kavgayı bitirelim işte…”
“Hüseyin yeter! Ne olur sus! Ne desem üzerime saldırıyorsun! Şimdi bitirelim desem, “uzatma”; sonra devam edelim desem “temcit pilavı” ya da “hani sen… hani sen..?” diye saldırıyorsun. Saldırıyorsun da saldırıyorsun. Hiçbir şeyimi kabullenemiyorsun sen! Bir sağcının sanat ödülü almasına da yüreğin razı gelmedi, o yüzden bilinçaltın amcana verdiği sözü tuttu. Yoksa sen benim ömür boyu yol arkadaşım olmaya söz vermeyecek miydin? Nasıl olacak? Amcanın sözü benimkinden kıymetliyse… git amcanla evlen diyeceğim.”
“Saçma sapan konuşma Gökçen!”
Gökçen’in sesi gene yumuşadı,
“Evet, tamam, biliyorum. Abarttım, komik oldu…”
“Gökçen bir tutturmuşsun komik komik…! Komik olmaya çalıştıkça daha sinir bozucu oluyorsun…”
“Daha?”
Hüseyin gene Türkçesinin azizliğine uğramış, düşüncesinin anlamını verememişti.
“Yani sinir bozucu oluyorsun. Tamam neyse, uzatmayalım.”
“Hüseyin inanılmaz bir şeysin! Kendin pot kırıp altından kalkamayacağın laf edince hemen uzatmayalım nakaratı başladı.”
“Benim altından kalkamayacağım laf yok canım, sen ayrıntılara takılıyorsun, en ufak vurguyu kelimeyi alıp büyüttükçe büyütüyorsun.”
“Bunlar dilin incelikleri, konuşmayı iletişim haline getiren unsurlar. Üstelik ben bir edebiyatçıyım. Benim işim bu.”
“İşinle aşkını karıştırma o zaman.” deyip güldü Hüseyin, Gökçen de komik olmaya çalıştığı için kavganın bittiğini zannetmişti. Halbuki Gökçen’in komik değil sinir bozucu olması yeni bir kavga konusuydu.
Gökçen umutsuz bir nefes savurdu, gözlerini kaparcasına kıstı. Beyninden akan cümle çok önemliydi. Kalbine sordu, o da aynı fikirde mi? Evet. Bu saatten sonra ötesini içi kaldırmazdı, öyle hissetti. Ertuğrul’u düşündü bir an, ona kavuşabileceğini. Bu duygu bile yeterliydi ahlaksızlığını özetlemek için. Ahlaksız hissetti kendini Gökçen, aldatmış hissetti. Bir tek cümlelik bahane miymiş bir süredir beklediği, yoksa verilmiş bir sözün tutulmaması, ailesi ve arkadaşları ile ilgili iğneli laflar, mesleğinin ciddiye alınmaması, Hüseyin’in yanında hiçbir zaman kendisi olamaması… Son cümle bardağı taşıran bir damlaydı belki ama bardak taşacaksa şimdi taşsın, bu aldatmaca uzayıp da çirkinleşmesin. İçinden gelen cümleyi kurması yeterli olmalı,
“Ben artık bir aşkım olduğunu düşünmüyorum.”
“Ne demek istiyorsun Gökçen?”
“Artık sana âşık değilim.”
“Ama sevgi var aramızda, bağlılık var, saygı… söz verdik biz birbirimize.”
“Ben sözümü tutamayacağım, kusura bakma. Saygımı yitirdim çünkü.”
“Bir hikaye dosyası yüzünden mi…”
Gökçen kesti,
“Hikaye dosyası bahane Hüseyin, sen bana verdiğin sözü tuttun mu ki ben sözümde durayım! İstemiyorum artık.”
“Neyi istemiyorsun?”
“Seninle bir şeyler paylaşmak istemiyorum artık.”
“Yapma Gökçen… daha önce de çok kavga ettik seninle. Artık olgunlaştık, her tatsızlıkta ayrılık konuşması yapılmaz ki güzelim…” derken Gökçen başını kaldırıp Hüseyin’in gözlerine dikti parlak gözlerini. Bu sefer öfkeden parlıyordu, Hüseyin anladı. Her şeyin bittiğini o bakışta anladı. Hayatında ilk kez gördüğü ama ders kitaplarında her sene tekrar tekrar öğretilmişçesine iyi bildiğini hissettiği bir bakıştı o; Hüseyin Gökçen için bir şey ifade etmemekteydi, seneleri boşa geçmiş denilebilir miydi? Kabul edilemeyen bir gerçek gibi parlıyordu Gökçen’in olgunlaşmış, sakinleşmiş öfkesi. Sonu değiştirilsin istenen bir film gibi özet geçiyordu son iki seneleri, bir yandan da bile bile lades gibi mi yaşamışlardı acaba bu ilişkiyi, bunu da düşünüyordu Hüseyin. Bu kadını ezberlemişti Hüseyin, şimdi nasıl çalışsın başka kadına. Fen-Edebiyat’ın kantini Hüseyin’in hoşuna gitmeye başlamıştı, bir daha gidemeyecek miydi oraya? ODTÜ’de nasıl da kurumla koluna takardı sevdiğini -sevdiği miydi hala o kadın- artık boynu bükük mü gezecekti? Peki sadece bunlar mıydı ayrılmayı istememe sebebi? Ayrılmayı istemiyor muydu? Neden sinirlenmedi, ağlayacak olmadı, tükendi mi bu ilişki? “Tükenmek” Gökçen’in çok kullandığı bir kelime. Gökçen’i bu kadar iyi tanırken Gökçen tükenmiş miydi? Gökçen bundan sonra çok değişir miydi? Seneler sonra karşılaşsalar, Gökçen’in okula başladığında kendi çapında yazmış olduğu hikayelerdeki gibi, Gökçen’in her adımını önceden tahmin eder miydi? Gökçen’in hikayelerini bu kadar dikkatli okuduğunu kendisi bile fark etmemişti. Gökçen şimdi utanıyor o hikayelerden, çocukça ve fazla romantik buluyor. Gökçen değişecek, kendisi de değişecek… O hikayeler çocukça ve romantik hayaller olarak kalacak, birbirlerini hiç tanımamış gibi yabancılayacaklar seneler sonra karşılaştıklarında.
Gözlerini kaçırdı Hüseyin,
“Tamam, bitsin o zaman.”
Bitti. İkisi de pek ağlamadı. Hüzünlü bir iki damla, olgunca bitti ilişkileri, çocukça bir kavganın bahanesiyle.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder