26 Şubat 2010 Cuma

13-Geçmişimi Değiştirmeye Değer

Onca dava arkadaşı Gökçen’in kadınlığını fark etmezken Ertuğrul neden sevmişti ki onu bu kadar? Şimdi Gökçen’in fark edilmemekten gelen rahatlığından yararlanıyordu, telefonda “görüşelim” diyordu Gökçen ve bu kez Ertuğrul’un ne bahanesi vardı ne de bahane uydurma isteği, pazartesi akşamına sözleştiler. Hafta sonu dururken, pazartesi akşamı.

Gökçen gene kendini tutamamış, sabahtan arayıp teyit ettirmişti akşamki randevuyu. Sonra da kendine kızmıştı, her ne kadar bir erkeği peşinde koşturma oyunlarından hoşlanmasa da, erkeklerin bunu tercih ettiğini duymuştu.

Gökçen’in endişelerine rağmen yemek çok güzel geçiyordu. İlk tanıştıkları gün Ertuğrul’un çekingenliğini hatırlayıp hatırlayıp gülüyordu Gökçen. Bir sefer gülüşünü tutamayıp Ertuğrul’a itiraf etmek zorunda da kaldı.

“Beni seninle tanıştırırken “Faruk Hoca’nın yeğenidir” demişlerdi de sen “Faruk Hekimgöz Hoca mı?” dedin ama ben hemen “Hayır, o benim eniştem” diyeceğim ya, sanki soyadını yanlış söylemişsin gibi olmuştu, kendinden şüphe etmiştin bir an. “Ben Hocamın soyadını yanlış mı biliyorum acaba?” diye düşündün mü düşünmedin mi, itiraf et.”

“Elbette ki öyle bir şey zannetmedim, sadece başka bir Faruk Hoca mı var diye düşünmüştüm… Bir an… kısa bir an. Sonra senin Türkçenin zayıf olduğunu anladım.”

“Zayıfmış! Aşk olsun, bu kadar moral bozucu konuşamazdın.”

“E canım Hoca’nın soyadı sorusuna akrabalık derecenle karşılık verirsen, Fransız olduğunu düşünürüm.”

“Tamam tamam… Uzatma… Ben de biraz şaşkınlık etmişim, kabul.”

Nedendi acaba bu şaşkınlık; bunu Gökçen sorguladı kafasında, Ertuğrul öylesine kurulmuş bir cümle zannetti. Gökçen’in romantik tarafı, farkına varılmamış bir ilk görüşte aşka yordu, Ertuğrul Gökçen’in espri anlayışını kavramaya başladığını düşündü.

“Tarihçi olmanla alakası var mı ebruya ilginin?”

“İslam Tarihi ya da Sanat Tarihi çalışmıyorum ki.”

“Ne ukalasın sen. Sadece merak ettim, lisans zamanı ilgi duymuşsundur belki. Şimdi de diyeceksin, öyle olsa neden Orta Asya’ya yöneleyim.”

“ Hayır, daha çok estetik duygumla alakalı. Daha bir yıl oldu ebruya başlayalı. Aslında ebrunun tarihi Asya’ya, Çin’e dayanır derler. İlahiyat okumaya gerek yok belki mesleki olarak eğilmek için. Ama dediğim gibi, tamamen görsel bir zevk benimki.”

“Bir de tabii benim sorduğum şeye itiraz etme zevki var.”

“Ah elbette, geçmişimi değiştirmeye değer.”

Geçmişi değiştirmek keşke mümkün olsa; Hüseyin’i silmek geçmişten.

“Hiç hevesin yok mu yurt dışına?”

“Hayır. Hatta kariyerim için gitsem iyi olur ama memleketten ayrılmayı hiç istemiyorum. Annemlerden ayrı olmak yeterince yoruyor zaten. Hani sizler de olmasanız, arkadaşlarım, zerre kadar tadı olmaz yaptığım işlerin.”

“Ben yurt dışında bir süre yaşamak isterdim. Ama öyle öğrenci hayatı değil, biraz lüks bir hayat. Orhan Veli’nin şiiri güzel ifade ediyor aslında benim hayalimi;

İsterim benim de acaip isimleri
Hiç duyulmamış zenci arkadaşlarım olsun

diye başlar, ‘Hoy Lu Lu’ şiiri, biliyor musun?”

“Hayır.”

Ve bir gün ansızın bir tanesine
Rast gelmek isterim
Paris'te...

diye bitirir. İşte ben de ilk kez gittiğim bir ülkede metro istasyonunu ararken başka dilde konuşan bir arkadaşıma rastlamak isterim, bol bol gezeceğim bir işim olsun isterim.”

“Muhabirlik yapabilirsin.”

“Ama benim sanat yönüm daha baskın hem Gazetecilikte okuyan arkadaşların mesleğine göz dikmem hoş olmaz.”

“Herkes eğitiminin hakkını versin diyorsun.”

“Saygısızlık olur başka türlüsü.”

“Bu arada şiirin adı neden Hoy Lu Lu?”

“Adı duyulmadık zenci arkadaşın söylediği şarkı Hoy Lu Lu’ymuş.”

Aynı dili konuşmanın zevkini tadıyordu Gökçen. Ertuğrul, ilgi duyduğu ilk erkek değildi. Film ya da müzik zevklerinin uyuştuğu ilk erkek de değildi. “Yıllardır birbirlerini tanıyormuşçasına” romantizmi için yaşları biraz büyüktü. Gökçen birkaç senedir gurbet çekmiş de bugün memleketine kavuşmuş gibiydi Ertuğrul’un yanında. Uzak kalmanın yarattığı bir miktar yabancılık ama çocukluktan kalma tatlar… ve dünyaya yan yana pencerelerden bakan iki insan olarak hayal etti Gökçen kendilerini; o lokantanın, iki duvarı da camlı köşesindeki masada yedikleri yemeğe, sokaktan geçenlerin gözüyle bakınca.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder