Zamanı geldi, Ertuğrul Amerika’ya döndü. Gökçen mektup yazdı mı, mutlaka cevap yazıyordu fakat uzun mektupların cevabı gecikiyordu. Saat farkından dolayı hiç telefonlaşmadılar, sesli veya görüntülü görüşme yapmadılar. Yapabilirlerdi, yapmadılar. Gökçen gene öfke dolmaya başlıyordu. Yanındayken her şey güzel, ayrı kaldığı anda siliyor muydu bu adam onu? Oturup yazsa kavuşmalarını, gene de etkili bir son bulamıyor, konduramıyordu hikâyesine. Ertuğrul’un sözünü dinlemek için değil, gerçekten yazmadan yaşamayı denemek için tutuyordu kendini, yazmıyordu… yazmıyordu… sonra zaman zaman mısralar patlak veriyordu. Duyguları abartan, yaşananları çok güzel gizleyen mısralar.
Hâlbuki o sırada Ertuğrul, Amerika’yla bağlarını koparmaya çalışıyordu. Gökçen’i ne kadar özlediğini fark etmemek umuduyla onunla seyrek yazışıyor, hiç aramıyor, uzun mektupları okumaya da kolay kolay vakit bulamıyordu. Ertuğrul öyle bir romantizm rüzgârına kapılmıştı ki, her şeyi bırakıp bir an önce Gökçen’in yanına koşacağı günü iple çekiyor, dışarıdan bakınca pek fevri, pek çılgın görünen kararları uygulamaya koyuyordu. Gökçen’i, sabırsız Gökçen’i çileden çıkardığını bilmiyordu ki…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder